23 Haziran 2017 Cuma

Telef: Bir Cumartesi Anneleri ağıdı

Attilâ Şenkon ile Ocak ayının sonunda Ankara'da sohbet ettik. CerModern'in o harika kafesinde. Bir etkinlik için oradaydım. Attilâ erkenden gelmiş, sohbet süresinden çalmak istememiş.

Hayattan, işlerden, okuduklarımızdan, yaşadıklarımızdan konuştuk. Güzel haberi de o sohbet sırasında verdi. "Yeni kitap geliyor," dedi, "İletişim'den..."

"Adı ne?" dedim.

"Telef" dedi.

Telef, sonunda raflarda.


O gün, her daim yanında ve her daim dolu olan çantasından çıkarmıştı dosyayı Attilâ. O da, benim gibi, dosyayı yayınevine mail ile göndermeyi başaramıyormuş hâlâ. "Mutlaka çıktısını alıyorum, ciltletiyorum, öbür türlüsü içime sinmiyor," dedi. Hızlıca bakmıştım dosyaya. Sanki herkesin içinde okursam büyüsü bozulur gibi. Sanki, o sıkışık zaman diliminde okursam, kelimelere ihanet edermişim gibi.

İyi ki de öyle yapmışım.

Telef, yoğunlaşılmış bir okumaya davet ediyor okurunu. Kısa ama yoğun bir okuma süreci gerektiriyor. Çünkü Attilâ Şenkon, bu kitapta hem bireylerin hem toplumun hem de dünya denen ikiyüzlünün en derindeki yaralarına sokmuş kalemini. Kanatmaktan korkmadan.

Bir Cumartesi Anneleri ağıdı bu kitap. Kalanların, gidenelere yaktığı ağıtlar. Gidenler mi? Giden yok ki. Geçmiş zaman kipiyle konuşmak yok. Umudun diliyle anlatmalı hikayeyi.

Şenkon, kitabında iki zorluğun üstesinden kolaylıkla geliyor. Anlatısını romantikleştirmiyor ve öfkesine yenik düşmüyor. Bu iki uçtan uzak dururken, "ortadan" bir anlatıcı olmayı da seçmiyor ama. Tarafı belli. Meselesi belli.

Nâzım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'nı düşündüm Telef'i okurken. Bir karşılaştırma yapmak ya da ilişki kurmak amacıyla değil. Sadece bu memleketin insanına yazdırdığı ağıtları, zamana yayarak düşünmek için.

Göz göre göre yaşananların ağıdı Telef.

Kalemine sağlık Attilâ.



21 Haziran 2017 Çarşamba

Engin Türkgeldi: Orada Bir Yerde

Belirsiz coğrafyalarda dolaşmayı, bu coğrafyaları "şimdiki zaman" dilinden aktarmayı çok iyi biliyor Engin Türkgeldi. Zamanı öyle ustaca kullanıyor ki, yavaşlatıp-hızlandırdığı anlar arasında okurunda geniş düşünce alanları bırakıyor. Mükemmel Bir Gülüş öyküsünde şöyle diyor: "Düşüşüm öyle yavaştı ki, bedenim hiç toprağa kavuşmayacak sandım." Bu "uzayan zaman", düşmekte olan bütün karakterlerinin-anlatıcılarının ortak yazgısı sanki. Biz okurları da, o yazgıya mecbur bırakıyor. Dünyanın hangi zamanında yaşarsak yaşayalım, bitmeyen bir düşüşün ortağıyız belki de.


Kitapların arka kapak yazıları, kimi zaman abartılı kimi zaman da klişedir. Ancak bu kez öyle değil. Faruk Duman'ın kaleminden çıktığını düşündüğüm arka kapak yazısı, kitabı abartılı bir süslemeyle değil, olduğu gibi getiriyor bize: "Engin Türkgeldi'nin Orada Bir Yerde'si, benzerine pek az rastladığımız bir öykü dünyası çıkarıyor karşımıza. Alabildiğine görsel, dünya edebiyatının tanıdık öykülerine ve atmosferine göndermelerle ilerleyen, fantastiğin kıyısında bir öykü dünyası bu."

Fantastiğin kıyısında...

Bu kitap için yerinde ve önemli bir tanımlama bu. Türkgeldi, gerçek ile hayal arasında gezinmiyor. Düşlenen ile gerçekleşen de değil meselesi. Şimdiki zamanın bütün yüzleşmelerini, zamana ve bilinen coğrafyaların ötesine yayıyor. Evet, fantastik ögelerle dirsek temasını kesmiyor ama kurduğu gerçekliğin  de farkında.

Engin Türkgeldi'yi çok uzun yıllardır tanıyorum. Kimi metinlerinin ilk okuru-ilk yayıncısı oldum. Sonrasında da temasımız kesilmedi. Bir süredir yazdıklarının düzenli okuru değilim. Ama Engin'in metinlerinin demlenmesine özen gösteren bir yazar olduğunu biliyorum. Bir ilk kitap olan Orada Bir Yerde, bu özenin getirdiği olgunlukla çıkıyor okurun karşısına.


Engin Türkgeldi'nin durmayacağına, yeni öyküler yazacağına eminim. Bu yüzden rahatlıkla edebiyatımıza güçlü bir öykücünün geldiğini söyleyebilirim.

Hoş geldi, sefa geldi...

18 Haziran 2017 Pazar

Bir kitapçı buluşması



Piccadilly caddesindeki Hatchards Londra’nın en eski kitapçılarından. “Since 1797” yazıyor kapısında. Her katı başka güzellikte. Bulamayacağınız kitap yok hissi veriyor. Belki de yoktur. Örneğin dördüncü katının arka bölümü dört duvar dolusu “Bahçecilik” kitaplarıyla dolu. Varın gerisini siz düşünün. Sabah saat dokuzda açılıyor. Açılış saatinden biraz önce gidiyorum. Ama yeterince erkenci değilim, benden önce gelen biri var. 70 yaşının üstünde bir kadın. Belki de 80 vardır. Bastonuna yaslanmış bekliyor. Mesafeli bir tebessümle selamlıyoruz birbirimizi. Kısa bekleme süresince vitrindeki yeni çıkmış kitaplara bakıyoruz. Kapının açılmasıyla önce o, sonra ben giriyoruz içeri. Elimde alacaklarımın listesi var ama İngiliz kadının hangi kitabı alacağını daha çok merak ediyorum o anda. Rahatsız etmemeye özen göstererek takip ediyorum. Giriş katının arka bölümüne gidiyor. Orta tezgâhtan Hanif Kureishi’nin “The Nothing” kitabını alıyor eline. Kenardaki tahta sıralardan birine oturuyor. Cildin kırılmamasına, sayfaların kırışmamasına özen göstererek okumaya başlıyor. Her iyi kitap okuru gibi, bir başkasının okuma ritüelini izlemekten kendimi alamıyorum. Ama kitapçıda sadece ikimiz varız o anda, çevresinde dolanırsam rahatsız olacağını biliyorum. Uzaklaşıyorum. Listelediğim kitapları alıyorum, katlar arasında dolaşıyorum, yeni keşifler yapıyorum. Ama kadının zarif imgesi gitmiyor gözümün önünden. Yaklaşık bir saat sonra giriş katına indiğimde, kadını bıraktığım yerde buluyorum. Başka bir kitap var elinde, adını göremiyorum. Belli ki her kitabı almadan önce, karar verecek kadar okumak istiyor. Oturduğu sıraya yasladığı bastonunun yıpranmış sapına bakıyorum. Ödememi yapıp sokağa çıktığımda, dünyanın neresinde olursa olsun okurların birbirini anladığı düşüncesi var zihnimde. Belki biraz romantik, ama olsun. Kapısı sokağa açılan bir kitapçıdan, okurluk yolculuğu yıllara yayılmış bir kadının görüntüsünden sonra olur o kadar romantizm.


"2001 Eski Türkiye'nin Son Yılı" ve Odaklanmak

Mirgün Cabas'ın kitabı çoğu gazetecinin, çoktan unuttuğu bir olguyu "yeniden" keşfediyor: Odaklanmayı.

Habere, zamana, içeriğe odaklanmak ve bunun üstünden bir düşünce alanı yaratmak. Odaklanılan meseleyi analiz edebilmek için okuyana alan yaratmak. Bu analizi, farklı bakış açılarıyla çoğaltmak. Farklı bakış açılarının, o odaktan kaçmasına izin vermemek. Bir döneme, o dönemin aktörlerinin gözünden bakarken "zaman kayması" yaratılmasına engel olacak sorularla, doğru gazetecilik yapmak.

Sözünü ettiğim kitabı çok kişi biliyor artık: "2001 - Eski Türkiye'nin Son Yılı"


Pastaya çilek koymaya çalışmayan, içeriğini-derdini ve durduğu yeri hemen anlatan bir isim.

Mirgün, bize 2001 yılını anlatıyor. "Yeni Türkiye" diyenlerin, bu deyişi reddedenlerin ve yakın tarihi unutma konusunda kararlı olanların "Eski Türkiye" ile geçirdiği son yıl. Arada popüler kültür, spor, sanat gibi alanlara giriş çıkışlar olsa da (27 ve 28.bölümler), kitap siyaset odağında kalmayı seçiyor. Öyle net bir çizgide yürütüyor ki okurunu, düşmek olanaksız.

Bu aralar kitaplardan-kitapçılardan uzaktayım. O nedenle çıkar çıkmaz ulaşamadım bu kitaba. Oysa yazılış sürecinden haberim vardı, meraktaydım. Günübirlik bir İstanbul seyahatinde kitaba kavuştum. İstanbul'dan Bodrum'a dönerken, uçakta başladım kitaba. O kısa uçuşta 132.sayfaya gelmiştim bile. Sonra da bırakamadım. 540 sayfalık "tuğla" gibi kitap bitti.

Kitap hakkında çok konuşulacaktır. Farklı mahalleler, farklı cümleler kuracaktır. O dönemi yaşayanlar ve yadsıyanlar paragraflar dolduracaktır. Ben işin o kısmına girip "Vay vay, bu da böyle olmuş," ile "Yok yahu, onu yanlış aktarmış," uçları arasında gidip gelmeyeceğim. Böyle konuşmalar iyidir, kendiliğinden bir hesaplaşma doğurur. Kaldı ki, Mirgün'ün istediği de bu sanırım. Bir "hesaplaşma ve yüzleşme" alanı yaratabilmek.

Can Kozanoğlu'na teşekkür etmiş giriş yazısında Mirgün. Böyle kitapların editörü olmak dertli bir iş olduğundan, ben Emre Taylan'ı da tebrik edeyim. Yine harika bir kapak yaptığı için Utku Lomlu'ya şapka çıkarayım. Srıma Köksal'a selam verip, Can Öz'ü de alkışlayayım.

Bundan sonra yazılacak benzer kitaplar için önemli bir hatırlatma yapan Mirgün Cabas'a da "Yenisini bekliyoruz" diyeyim.

O hatırlatmayı tekrar etmeme gerek var mı?

Odaklanmak önemlidir.




Babalar Günü


Gittiğin günden beri çok şey değişti baba. İnsanlar daha da sevgisiz. Annem de oraya geldiğine göre, anlatmıştır sana buraları. Beni soracak olursan, günler geçip gidiyor işte. Geçenlerde sırf sen severdin diye Sayısal Loto oynadım, bir şey çıkmadı. Fenerbahçe yine şampiyon olamadı. Ülkede mazlumlara zulmeden, hatta onları zehirleyen insanlar var. Hani bir de "iki kuruş uğruna arkadaşını bile satan puştlar" diyip sinirlenirdin ya, onlardan çok var artık be baba. Ama güzel şeyler de olmuyor değil. Dün Burcu en sevdiğin yemeği yaptı; zeytinyağlı fasulye. Hem de bahçede kendi yetiştirdiği fasulyeden. Harika polisiye kitaplar okudum bu ara, tam senlik maceralar. Çevremdeki insan sayısı azaldıkça manzarayı daha iyi görebiliyorum. Manzara seyretmeye neden bayıldığını daha iyi anlıyorum. Öyle işte... Kutladığımız son Babalar Günü'nde sana ne hediye aldığımı hatırlayamadım. Zaten ne o hediyeler kalıyor geriye, ne de o günler. Kırık dökük dört harf sadece: BABA...

14 Haziran 2017 Çarşamba

Avucumda Çimen İzi



Dilek Türker, Avucumda Çimen İzi ile geldi. İlk kitap. Öyküler. Bu kitaptaki öykülerin bazılarının yazılma sürecine tanık oldum. Tanıdığım ilk gün Dilek Türker’in öyküde karar kılacağını, direteceğini ve ısrarla üstüne gideceğini anlamıştım. Bu kararlı hali son on yılda adını duyduğumuz birçok öykücüde görüyorum. Köşe başlarını romancılar tutsa da, geri adım atmaz öykünün emekçileri. Bak, kendimi tutamıyorum yine. Sloganlar falan yazmaya başladım. Öykü sevgisi kontrolü kaybettiriyor tabii.

Oysa Dilek, böyle sloganları-büyük lafları sevmez. Nereden biliyorsun, diyeceksiniz.

Az sayılmayacak bir süre aynı atölyenin havasını soluduk çünkü. O atölyeden başka kitaplar da çıktı, o masadaki yazarların öyküleri çok sayıda derginin sayfalarında yer aldı ve İpekli Mendil adını verdiğimiz öykü sözlüğü çalışmasını gerçekleştirdik. (O sözlüğün birleştiriciliği ile hayata geçen İpekli Mendil Kütüphanesi ise bambaşka bir konu).

Dilek, daha atölyenin ilk gününde sormaya-sorgulamaya başlamıştı. Tartışmıştık. Hatta, sanırım, biraz üstüne gitmiştim. Pişman değilim. Yolculuğunun bu kitaba uzanacağı belliydi.

Dilek 'in ilk kitabı HepKitap etiketiyle çıktı. Yayın yönetmeni Deniz Yüce Başarır ve bütün ekip, sıkı bir çalışma gerçekleştirdi. Kapak tasarımını çok sevdim. Bir öykü okuru olarak hepsine teşekkür ediyorum.

O masanın okur-yazarlarına özellikle teşekkür ediyorum. Birbirlerini hep desteklediler. Yazılanların ilk okuru olmayı, eleştirel bir yaklaşım gerçekleştirmeyi ve kitapların dünyasında yürümeyi öğrendiler. Bunun paylaşanı olmayı başardılar. Yolları açık olsun...

Kişisel bir teşekkür de o masayı kurmamızı sağlayan Zeynep Atakan'a. Zeynep olmasaydı, yıllara yayılan buluşmalar asla gerçekleşemezdi.

Dönelim kitaba...

Hüzün ile umudun kesiştiği bir sokaktan yazıyor Dilek. Yüksek sesle anlatmıyor meselesini. Ama o kadar kararlı bir ki, bağıran bir metinden çok daha kalıcı bir şekilde işliyor okurun içine. Yazının büyüsüne kapılmadan, azaltmayı bilerek kuruyor öyküsünü. Gelenekten beslendiğini yadsımayan, özgün bir ses oluşturuyor böylece. 

İpekli Mendil Kütüphanesi'nin açılışı için Antakya'ya gittiğimizde "Artık kitap gelmeli," demiştim Dilek'e. Şimdi de "İkinci kitap için hemen çalışmaya başlamalısın," diyorum.

Ama biliyorum ki, benim sözlerimden çok kendi sesini dinleyecektir. Çünkü o ses sayesinde, kendi yolunda yürüyecektir. O yolun bize yeni öyküler getireceğine eminim.

Hoş geldin Dilek.



12 Haziran 2017 Pazartesi

Gelecek Daha Güzel Günler mi Getirecek?

Bir konunun iki ucundan tutmak, iki farklı bakış açısını aynı masada buluşturmak her şeyden önce bir iletişim edebi gerektiriyor. Öğretim sistemimizde kendisine bir ‘arena sporu’ olarak yer bulabilen münazaraların günümüzdeki karşılığı televizyonlardaki tartışma programları. Konuşmacının bilgisinden, düşünce sisteminden, tezinden çok neyi nasıl söylediğinin önemsendiği bu programlarda moderatör çaresizlik içinde sağa sola laf yetiştirir ve giderek bu da “gösterinin” bir parçası haline gelir. Konuşmacıların rolü de bellidir: “Bir avuç iktidar için” yola çıkıp “iyi, kötü ve çirkin”i oynamak.

Kanada’nın önde gelen kamu politikaları etkinliklerinden biri olan Munk Münazaraları’nın da temelde pek farkı yok aslında. Aurea Vakfı’nın on yıldan daha uzun süredir düzenlediği münazaralar dizisinde bugüne  kadar çok sayıda siyasetçi, entelektüel, bilim insanı, sanatçı ve aktivist konuşmacı olarak sahneye çıkmış. Amaç, dünyanın yüz yüze olduğu temel kamu politikaları meselelerinin tartışılabileceği küresel bir forum ortamı sağlamak.


Böyle oturumlar, çoğunlukla batının kendi yarattığı sorunlarla hesaplaşma gösterisidir bence. Küresel ölçekteki sorunları tanımlama, sınıflandırma ve çözüm yollarını da kendi çerçeveleri içindeki bir alana sıkıştırma çabaları, en hafif yaklaşımla bir ikiyüzlülük olarak gelebilir. Bunun bir nedeni de, olgulardaki “seçici ve seçkinci” tavırlarıdır. Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Şu ya da bu kaynaktan fışkıran sorunlarla, şu ya da bu şekilde yüzleşmek gerekiyor. Nerede ve nasıl olursa olsun, tartışmalardan korkmamalıyız.

6 Kasım 2015’te Toronto’da gerçekleştirilen “Gelecek Daha güzel Günler mi Getirecek?” oturumunun çevirisi Domingo Yayınları tarafından, Cem Duran çevirisiyle yayımlandı. Bu oturumun konuşmacıları, bilişsel bilimin öncülerinden Steven Pinker, tarih ve evrim kitaplarıyla tanınan Matt Ridley, çağımızın popüler felsefecilerinden ve yazarlarından biri olan Alain de Botton, New Yorker’daki yazılarıyla tanınan gazeteci Malcolm Gladwell.

Münazaraların yapısı gereği iki kişi başlıktaki tezi olumlarken, diğer ikisi de karşı çıkıyor. Bu oturumda Steven Pinker ve Matt Ridley geleceğin daha güzel günler getireceği tezini savunuyor. Onlara göre dünya, geçmişle kıyaslayınca barış, sağlık ve refah konusunda çok daha iyi bir noktada. Bu iyileşme, geleceğin de olumlu olacağının bir göstergesi. Savlarını çoğunlukla bilimsel gelişmeye ve istatistiki verilere dayandırıyorlar. Alain de Botton ve Malcolm Gladwell ise önümüzdeki günlerin şimdiki zamandan daha kötü olacağını iddia ediyor. Geleceğe yeni bir felsefeden bakmamız gerektiğini söyleyen Alain de Botton, bu felsefesini “karamsar gerçekçilik” olarak adlandırıyor. Gladwell ise, tartışma boyunca bilim dünyasının sayısal verilerinin karşısına sanatın düşünce sistemini yerleştirmeye çalışan Alain de Botton kadar karamsar olmasa da, iflah olmaz bir şüpheci. Geleceğin, geçmiş kıyaslamasıyla olumlanabileceğine inanmıyor.

Bir okur olarak kendimi karamsar ve şüpheci ikiliye, yani Alain de Botton/Malcolm Gladwell ikilisine daha yakın hissettim. Kimi kitaplarını hayranlıkla okuduğum Pinker/Ridley ikilisinin nükleer enerji, adaletsiz gelir dağılımı, küresel ısınma ve çevre sorunları konusundaki görüşlerini de şaşkınlık ve üzüntüyle okudum. Hangi görüşün diğerine üstünlük sağladığının izleyenlerin oylarıyla belirlendiği Munk Münazaraları’nın bu oturumunda hangi görüş “galip” geldi derseniz, cevabı kitapta derim. Zaten böylesi kitapların “galibiyet-mağlubiyet” ekseninde değil, farklı düşüncelere kulak kabartmak amacıyla okunduğuna inanırım. Bu kitap da, bir düşünce jimnastiği yapmamızı fazlasıyla sağlıyor.


Yer yer birbirlerine “ahmak” demekten, fiziksel özellikleriyle dalga geçmekten, birbirlerinin düşüncelerini küçümsemekten çekinmeyen dört konuşmacının sarkastik tavırları yer yer doğrudan saldırıya dönüşüyor. Siyaseten doğrucu (politically correct) olma kaygıları yok. Bu tavır bir yanıyla münazara üslubunun önceden çalışılmış, hatta planlanmış olduğu hissine veriyor. Bir yanıyla da odaklanmayı ve takibi kolaylaştırıyor.


Kısa bir münazara oturumu dünyanın sorunlarını çözemez. Okurun net bir düşünce edinmesini de sağlamaz. Ama yeni bir düşünce zemini yaratabilir. Dört konuşmacının tartışmasından geriye çokça soru kalıyor okura. Temel soru ise oturumun başlığıyla aynı: Gelecek daha güzel günler mi getirecek?

Roger Waters ve Nick Mason: Beceriksizilikte buluşmak

Roger Waters'ın, 25 yıl aradan sonra yayınladığı yeni albümü Is This The Life We Really Want? için Uncut dergisine verdiği röportaj her yönüyle okunmaya değer.


Dileyen çılgın dileyen kibirli desin, dileyen dahi dileyen tüccar desin... Waters çığır açıcı-dönüştürücü-sarsıcı bir müzisyen. Çok yakın bir zamanda Londra'daki Pink Floyd sergisini gezmiş biri olarak, o sarsıntıyı nasıl oluşturduğunun "tanığı" olduğumu söyleyebilirim.

Waters'ın, Michael Bonner'ın röportajdaki bir sorusuna verdiği cevap hoşuma gitti. Bonner, Robert Wyatt'ın Pink Floyd'un ritim grubu için "inanılmaz derecede güçlü" diyişinden yola çıkıyor sorusunda. Wyatt'a göre, vurgunun ne zaman geleceğinin bilinmediği, hız yerine güce dayanan bir ritm örgüsü var Pink Floyd'da. Bunu sağlayan da Nick Mason-Roger Waters birlikteliği elbette.

Roger Waters, Wyatt'ın bu yorumuna tümüyle katılmasa da beğendiğini söyleyerek giriyor lafa ve şöyle devam ediyor:

"Nick ve ben "beceriksizlik"te buluştuk. Nick, bir hızlanır bir yavaşlardı. Beklenmedik anlarda ve kimsenin hayal edemeyeceği bir şekilde. Bence onun davuldaki yaratıcılığı buradan geliyordu. Şimdi yeni grubumla, konserlerde Money çalarken orijinal kayıttaki tempoyu takip ederek ilerlemeye çalışıyoruz. Orada ritim yüzde yirmi gibi bir oranda artar. Bu hızlanışın nedenini Nick de bilemez ama onun çalışına dramatik bir güç katan da budur."


Harika bir açıklama. Nick ve Roger, Pink Floyd'un en eski dostları. Dostlukları 1963-65 arası öğrenim gördükleri The Regent Street Politeknik Enstitüsü sıralarına dayanıyor. Grubun en kavgalı zamanlarında bile araları pek bozulmamış iki eski dost.

Pink Floyd'u uzman kulağıyla dinlemeye çalışanlar, haklarında çıkan yazıları okuyanlar Nick Mason'un stilinin "itmeler ve çekmeler"den oluştuğunu bilir zaten. Ama bunu Waters'ın ağzından, kendisini de o "beceriksizliğe" dahil ederek duymak hoşuma gitti.

Şimdi ben keyifle Money dinleyeceğim.

Not: Davul ustaları bu konudaki yorumlarını yazarsa özellikle memnun olurum.


Yazmaya devam

Uzun bir aradan sonra yeniden Fil Uçuşu yazılarına başlamadan önce küçük bir not düşeyim.

Blog yazılarımda sürekliliğe çok önem veriyorum. Ama olmuyor işte. Araya hayat giriyor, araya işler giriyor, dertler giriyor ve gün günü satın almaya başlıyor.

"Şu konuda yazayım, bu konuda not düşeyim," derken araya mesafe giriyor. Sonra ne kadar koşsam da yetişemiyorum, yakalayamıyorum hayatı.

Ama bu kez daha iyi bir nedeni de var Fil Uçuşu yazılarının aksamasının. Yeni bir tasarım gibi bir düşünce diyelim...

Ne zamana tamamlanır bilmiyorum ama bu arada duracak değilim. Yazmaya devam...

Neyse... Bu yazıyı kendime bir not olarak düşünün.

5 Mayıs 2017 Cuma

Bozkır yalnızlıktır

Erdal Abi,

Tanıştığımız günü çok net hatırlıyorum. Seni ilk gördüğüm gün demiyorum ama, tanıştığımız gün diyorum. Hani elinde şipşak bir fotoğraf makinasıyla odaya  dalıp “Bak bana bakayım,” dediğin o gün. Tuhaftır, yüzümdeki şaşkın ifadeyi yakalamak için söylediğin o söz, bizim abi-kardeş ilişkimizi anlatan söz gibiydi. Aramızdan ayrıldığın 2006 yılına kadar ben hep “baktım” sana. Baktım ve görmeye, anlamaya çalıştım.

Yazdıklarını tanışmamızdan önce okumuştum. Öykülerinin sokak aralarında uzun yürüyüşler yapmış, Gülünün Solduğu Akşam ile dik durmanın tanımını yazmıştım. Konuşmuştuk bunları zaten. Çünkü en sevdiğin şeylerden biriydi edebiyat konuşmak. Yayınevinin merdivenlerinde yakalar “Falanca öykünü okudum, sonuna doğru çok kendini açık etme gereksinimine düşmüş sanki,” derdin aniden. Sağımızdan solumuzdan geçenlere bakmadan, merdivenleri işgal etme pahasına dakikalarca konuşurduk. Ya da bir meyhane masasında “Filanca yazarı okudun mu, ne düşündün?” diye soruverirdin. Çatal-bıçak sesleri, meze kokuları arasında saatlerce konuşurduk. Söyleyeceğini söyler, sonra sakince dinlerdin. O yüz ifadeni hiç unutmuyorum. Açtığın konuyu kolay kolay noktalamazdın, ortaklaşa bulduğumuz her cevaptan yeni bir soru doğurmayı başarıyordun. Hele ki konu edebiyat, yazmak, dil, futbol ve dostluk ise...

Kapadokya’da, bir günbatımında, gözlerini kısarak vadiye bakmış ve “Kalabalık olduğunu, sarılıp sarmalandığını sanma, hep yalnız olacaksın sen, yalnızlaştıkça ketum olacaksın” demiştin ve eklemiştin, “unutma, bozkır yalnızlıktır.”

Bakardım sana. Bakar ve görürdüm. Gördükçe anladığımı sanırdım. Ama boşluklar da vardı. Anlamlandıramadığım sessizliklerin, kahkahalarla anlattığın bir fıkradan sonra yüzünü kaplayan hüznün, tuhaf bir anda ortaya çıkan öfken gibi... Bütün o boşlukları biraz olsun doldurabilmem için, 22 yaşındaki Erdal Öz’le tanışmam gerekiyormuş. Edebiyata ve aşka teslim olmuş gencecik Erdal Öz’le...

1957 yılında şair Türkân İldeniz’e yazdığın mektuplar Yaşamayı Nasıl Özledim Bilsen! adıyla kitaplaştırıldı Erdal Abi. Bir yazarın ölümünden sonra geride bıraktıklarının, hele ki günlüklerinin ya da mektuplarının kitaplaştırılması, herkesin gözü önüne serilmesi aklımı karıştıran bir konudur. Ama bu kitap öyle değil Erdal Abi. Mektupları bulup çıkaran Can Öz ve kitabın editörlüğünü yapan Faruk Duman başta olmak üzere bütün yayınevi, o gencecik mektuplara eşi benzeri olmayan bir madeni topraktan çıkarırcasına özenle yaklaşmış. Belli. Biz okurlara da, bir aydının kendini bulma sürecini aynı özenle okumak düşüyor.


Mektupların önüme çokça yol serdi Erdal Abi. Ama beni özellikle ikisi yakından ilgilendirdi: Aşk ve sanat. Daha 22 yaşındayken aydın olmak ve sanatçı olmak üstüne ne çok düşünmüş, ne cesur cümleler kurmuşsun Erdal Abi. Sanatçı kimdir? Dünyayla nasıl bir ilişki kurmalıdır? Aramak-bulmak çizgisinde yürürken “ben” olma haliyle nasıl bir ilişki kurmalıdır? Sana nesnel olabilir mi, yoksa tümüyle mi özneldir? Sanat toplumcu ya da bireyci diye ayrılabilir mi? Düzyazı ile şiir arasındaki ilişki nasıl kurulabilir? Yeni bir dil yaratma çabası nedir? Aydın olmak sadece bilgi birikimi midir, bir duruş mudur? Kulaktan dolma bileğiyle aydın olunabilir mi? Çok daha fazla soru sormuşsun, cevaplarını aramışsın mektuplarında. Gencecik bir şaire, Türkân İldeniz’e hem “abilik” yapmak hem de biraz “kendini göstermek” istemişsin belli ki... Olur o kadar Erdal Abi... Körkütük aşıkmışsın belli ki...

Hem aşık hem umutsuz. Hem kendinden emin hem korkak. Hem üstten bakan hem bir sevgi mektubu için diz çökmeye hazır. Hem alabildiğince özgürlükçü hem kıskançlıktan ölmeye hazır. Bütün o sanat-hayat hesaplaşmalarının ortasında, birkaç sevgi sözcüğü için umut ateşi yakmaya çalışan bir genç.

İlk mektubunu 17 Kasım 1957’de yazmışsın Türkân İldeniz’e. İki üç günde bir yeni bir mektup yollamışsın. Sayfalar dolusu yazmışsın, belki cevap gelir umuduyla. 15 Mart 1958’e kadar, yaklaşık dört ay böyle sürmüş. Olmamış ama. Şiirle, öyküyle, edebiyatla yoğurduğun mektupların, o istediğin doludizgin aşkı getirmemiş sana. Aylar süren bekleyişini, son mektubunu yazdığın 1 Ağustos 1958’de noktalamışsın. Kendine sevgiden bir evren yaratmışsın, sonra da o evrenin orta yerine yapayalnız çöküp kalmışsın. Belki de o günlerde sahiplenmiştin o söze: “Bozkır yalnızlıktır”.

Erdal Abi, mektupların günlerdir elimde. Okudukça okuyorum. Şu yaşımda kendimi anlamam için hâlâ senin rehberliğine gereksinimim varmış demek. O mektupların yazılışından tam 60 yıl sonra, yazmak-yaşamak ve sevmek isteyen herkes gibi...

Şimdi karşılıklı oturabilsek, sohbeti başlatma işini, soruları sana bırakmazdım. “Anlat bakalım şu mektubun şu bölümünü,” diye girerdim söze. Sanatçının duruşunu konuşurken kendimizi yıkılmış bir aşk binasının altında bulurduk belki. Kadehlerimizi “yaşanamamış sevdalara” kaldırırdık. Bir şiiri ezberden okurken, bir aşkı hiç ezberleyememiş olmanın derdini taşırdık. Belki de o kadar uzun konuşmazdık. Ne de olsa, bozkır ketumdur.

Nasıl olsa bir gün oturacağız o sohbete. O güne kadar ben Yaşamayı Nasıl Özledim Bilsen’in sayfalarında kaybolmaya devam edeyim.

Her daim sevgi ve saygıyla...

Yekta


1 Mayıs 2017 Pazartesi

Türkiye işçi sınıfına selâm!

Yaşlanmıyor bazı dizeler.
Anlattıkları taze.
Söylendiği/yazıldığı gün ne anlama geliyorsa, şimdiki zamanlarda da aynı anlama geliyor.
Nâzım Hikmet’in sözleri, bugünün aynası olsun.



Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.
Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
 

27 Nisan 2017 Perşembe

Tuna Ötenel: Müzikle ayağa kalkan, müziği ayağa kaldıran usta

Dün canım sıkkındı.

Öğlen saatlerinde bir fil oturdu yüreğime. Ben "Kalk" dedikçe, o ağırlığını verdi. İyice yerleşti göğüs kafesime.

Filin koca kıçı, dünyayı görmemi engelledikçe kendime döndüm. Kendime döndükçe karanlık yollara saptım. Kayıplarımı düşündüm, hayatımdan gidenleri. Eski dostları düşündüm. Kimi artık bu dünyada değil, kimiyle görüşmüyoruz. Zaten kimi dostluklar "tek ucu boklu değnek". Değneğin diğer ucundan kötü kokular yükselse de, dayanıyorsun, görmezden geliyorsun. Ama günün birinde, öyle bir şey oluyor ki, diğer ucu da tutman gerekiyor. Eğer gerçek bir dotluksa, eline bulaşan pisliği beraberce temizliyorsunuz. Değilse, her taraf boka bulanıyor.

Bütün bunları düşünürken, aylardır beklediğim geceye yaklaştı saatler.

Tuna Ötenel'i yıllar sonra sahnede göreceğimiz gece.

Şimdi diyebilirsiniz ki, "Kardeşim, belli ki konser yazısı yazacakmışsın, bize ne senin sıkıntı filinden?"

Dileyen bu yazıyı "Sıkıntı Fillerini Kovma Dersi" ya da "Dostluklar Neye Yarar" başlığıyla da okuyabilir. Anlaştık mı?

Koyuldum yola. Oldukça erken gittim Şişhane'ye. Yolda birkaç arkadaşla karşılaştım. Çay ısmarladılar. Fil çay sevmiyormuş, biraz uzaklaştı.

Sonra kadim dostlarımdan biriyle akşam yemeği yedim. Tertemiz değneğin bir ucundan o tuttu, bir ucundan ben. Sohbet ettik. Fil kıskandı sanırım, silkinip kalktı göğüs kafesimden.

Sonra İKSV Salon'un kapısının önünde yıllardır görmediklerimle karşılaştım. Herkes öyle heyecanlı, öyle mutlu ve öyle içtendi ki. "Çevremde bir fil görüyor musunuz?" diye sordum. "Seni seviyoruz," dediler.

Ve konser başladı.

Emin Fındıkoğlu'nun sol el olduğu piyanosunun başında oturuyordu Tuna Ötenel. Artık kullanamadığı elinin yerini, 35 yıldır birlikte müzik yaptığı dostu almıştı. Sağ eliyle dolaştı siyah-beyaz tuşların üstünde. Şenova Ülker'in trompeti soloyu ona bıraktığında, kararlı ve özlem dolu tremolelerle girdi solosuna. Döktürdü.


Alkışı kim başlattı bilmiyorum. Ama her kimse "Tuna'nın dostlarından" biriydi. Her solodan sonra dakikalarca alkışladık. Hem ölümden dönmüş bir adamın caz sevgisini, hem müziği, hem de hâlâ birlikte olmanın güzelliğini alkışladık.

Berrin Ötenel "Çok zor günler geçirdik," demişti bana. "Geçtim müzikten, her şeyi unutmuştu Tuna. Okumayı, yazmayı, konuşmayı ve hatta yemek yemeyi." İşte böyle bir kuyudan, dostlarının sarılışı ve müzikle çıkmıştı Tuna Abi. Üstelik, müzikal birikimine bir de kornet çalmayı ekleyerek. Sol elini kullanamayacağını anlayınca, tek elle hakim olabileceği bir enstrüman bulmuş kendisine. Ve geçen yıllar içinde, kendi çabalarıyla kornet çalmayı öğrenmiş. "Artık sol elini kullanmayı tercih etmediği için, saksafon yerine kornet çalacak," dedi Emin Fındıkoğlu. Hayat "tercihlerimizi" yönlendirse de, onunla mücadele edebileceğimiz gerçeği, daha kibar anlatılabilir mi?


Sahneye ağız mızıkasının efsane ismi Hasan Kocamaz çıktığında hepimiz nefesimizi tuttuk. 90 yaşında bir usta caz yapmaya gelmişti Salon'a. "Body and Soul" çalarken, solo sonrasındaki alkışı oturarak karşılamak istemedi. Sandalyesinin arkalığına tutunarak ayağa kalktı ve dinleyiciyi selamladı. Salon'un duvarlarına müziğin ötesinde bir şeyler sindi o anda.

Neşet Ruacan, İmer Demirer ve daha nice isim. Sahneden yıldızlar geçerken Berrin Abla'nın sözleri çınlıyordu kulağımda. "Dokuz yıldır bir gün bile müzik ve müzisyen dostları eksik olmadı evimizden. Dünyada her şeyden daha çok sevdiği cazla, cazcı dostlarıyla hayata sarıldı Tuna."

 Şöyle bir baktım dinleyenlere. Büylenmiş gibi sahnedeki benzersiz isimlere, havada uçuşan notalara ve dostluklarla ördükleri hayatlarına bakıyorlardı. Notalardan, kelimelerden, repliklerden oluşan bir dostluk değneğinin iki ucunu tutmuş, yarını bekliyorlardı.

Tümüyle vedalaştım o anda sıkıntı filimle. Yarını beklemekten daha güzel ne olabilirdi ki?

"Bu konser için iki yıldır çalışıyoruz," dedi İstanbul Caz Festivali Direktörü Pelin Opçin. 2007 tarihli Konya Selçuk Üniversistesi konser kaydını dinledikleri ve Tuna Ötenel'e onur ödülü verdikleri günlerden beri, büyük ustayı bir kez daha sahnede görmenin hayalini kuruyorlarmış. Bu hayali Türkiye'de plağa basılan ilk caz albümü "Jazz Semai"nin 35.yılında gerçekleştirebilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Pelin Opçin, Harun İzer ve bu sürece emek veren herkesi kucaklamak istedik.


Geceye dair anlatacak daha çok şey var. Dilerim önümüzdeki günlerde güzel yazılar okuruz. Müzik yazarlarının kaleminden o geceyi okumak bana da çok şey öğretecektir.

Ben, sahnede çocukluğumda tanıdığım bir adamı gördüm. Tuna Abi ve Berrin Abla'yla Ankara'da geçen günlerimi gördüm. Müzik sevgisinin ve dost sarılmasının neler başarabildiğini gördüm. Bir festivalin neredeyse on yıllık hayalini gerçekleştirebilmesinin mutluluğunu gördüm. Daha bir gün önce sevdiği bir insana veda etmiş gencecik bir insanın, derdini notalarla unutma çabasını gördüm. Ankara anılarında kaybolan insanlar gördüm. Yıllara meydan okuyan yetenekler gördüm. Bir sıkıntı filinin uzaklaşmasını gördüm.

Konserden sonra, tek başına Şişhane metro durağına yürürken çok kalabalıktım.

Artık yarını daha büyük bir kararlılıkla bekleyebilirim.