23 Nisan 2017 Pazar

Eleştiri yazısı nedir?

Bir eleştiri yazısı övebilir de, yerebilir de.

Bu uçlara gitmeyip, sadece sorgulamakla da yetinebilir. Ya da eleştirdiği eserin önermeleri üstünden yeni bir tartışma başlatmak amacında olabilir.

Zaten iyi bir eleştiri yazısı bütün bunların toplamından oluşur. Kaynaklarıyla, göndermeleriyle, bakış açısıyla, dil kullanımıyla, üslubuyla. Sonuçta, çoğuna göre, eleştiri yazısı da edebi bir üründür.

Yıllardır kitap tanıtım yazıları yazıyorum.

Altını çizerek bir kere daha söyleyeyim: Kitap tanıtım yazıları.

Bu yazılara "eleştiri" demeyi bir gün bile düşünmedim. En fazla içinde eleştirel cümlelerin, referansların ve öznel bir tartışma alanı yaratma çabasının olduğunu söyleyebilirim. Kitap tanıtım yazısı yazmakla, eleştirisi yazmak arasında gözle görülebilir bir ayrım var. Bunu diğer sanat üretimleri için de söylemeliyim.

Durup dururken aklıma düşmedi bu konu. Dün okuduğum bir yazı neden oldu buna. Kendine eleştiri demeyen bir yazı. Daha doğrusu, kendini tanımlama ihtiyacı duymayan bir yazı. Burası güzel. Özgürce ve öznel bir çerçeveden yazılmış, burası da güzel. Ama büyük sözler söyleme, üstten bakma şehvetine yenik düşmüş. Zaten bundan sonrası paramparça.

Hangi yazı olduğu, ne için yazıldığı önemsiz. Edebiyat, sinema, tiyatro, plastik sanatlar... Her alan, böylesi yazılarla dolu artık. Çoğu boşa gevezelik.

Yanlış anlaşılmasın, isteyenin yazmasına karşı değilim. Hatta o gürültüyü severim çoğu zaman. Bütün o kakofoninin, doğru seslerin daha iyi algılanmasına yardımcı olduğunu düşünürüm. İsteyen yazsın istediği gibi yazsın. Kimse, kimsenin tek bir harfine bile engel olmasın.

Benim üzüntüm, bütün bu gürültünün arasında, gerçek eleştirinin, edebi eleştiri metinlerinin giderek duyulmaz olması. Az sayıdaki nitelikli yazının kaybolup gitmesi.

İyi eleştiriye kulak veriniz. Size güzel bir şarkı söyleyecektir.

Durumumuz malum!

Dün Turhan Günay'ın doğum günüydü. Turhan Abi, 72 yaşına özgürlüğünden mahrum girdi. Çünkü, bugün itibariyle, 169 gündür tutuklu. Doğum gününü Cumhuriyet'in 22 Nisan 2017 tarihli nüshasında yayınlanan bir yazıyla kutladım. Yazıda bahsi geçen "Ercan'ların evindeki sofra" fotoğrafıyla birlikte paylaşıyorum  Nice yıllara Turhan Abi...

Turhan Abi,

Ahmet’i gördüm geçenlerde. “Sarılmak istiyorum ama arada cam var,” dedi. İçimden bir şeyler koptu gitti. Elif “Babamı ilk kez sakallı gördüm,” dediğinde de aynı duygu kaplamıştı ruhumu. Öfke değil, daha yakıcı bir duygu bu. Zaten öfkeli insanları sevmezsin, bilirim. Bir de annemi kaybettiğimde mesaj göndermişsin Elif’le. “Durumum malum, ne olur kusura bakmasın,” demişsin. O sözün duyduğumda, boğazıma bir yumru oturdu. O yumrunun adını sen koy. Durumumuz malum.

Aslında sadece iki çocuğundan, Ahmet ile Elif’ten almıyorum haberlerini. Senin haksız yere içeride olmana dertlenen bütün çocukların konuşuyor. Öyle ya, çok çocuğun var senin. Binlerce Ahmet, binlerce Elif, binlerce Ali İsmail, binlerce Dilek. Yıllardır bir kitap fazla okutmak, bir satır fazla sevdirmek için emek verdiğin, senin tuttuğun ışığa bakarak büyümüş binlerce çocuk. Benim gibi.

İlk kitabımın çıktığı günlerde tanışmıştık seninle. Tepebaşı’ndaki eski kitap fuarında. O iri elini daracık omzuma koyup “Asıl bundan sonrası önemli, hemen yeni kitabını yazmalı, kalıcı ve sürekli olmak arzunu göstermelisin,” demiştin. O anda genişlemişti omzum. Kendimi güvende hissetmiştim. Bir yola çıkıldığında ürkmemek, korkmamak, geri adım atmamak, kararlı olmak, sabretmek ve sürekli çalışmak gerektiğini, bir cümleye sığdırıp anlatmıştın bana. Sözlük tanımlarını, sözcüklerin kökenini araştırmayı seversin. Sabır için, öfke doğuracak bir şey karşısında bile öfkelenmeme durumu” diyor sözlük. Binlerce çocuğun, telâşa kapılmadan bekliyoruz, adaletin yerini bulacağı günü. Sadece Ahmet ile Elif değil, bizler de sana arada cam olmadan sarılmak istiyoruz.



İzmir’de bir gece, Ercan’ların evindeki o unutulmaz sofrada görmüştüm ilk kez saz çalıp türkü söylemeni. Türkülerden anladığını sanan biri olarak, engin folklor bilgin karşısında utanmıştım cehaletimden. Bağlama Semih Poroy’un kucağına geçtiğinde de, eline büyük bir sini alıp ritim tutuyordun. Sonrasındaki yıllar boyunca, seninle birlikte oturduğumuz her sofrada tekrar etti bu görüntü. Elinde sini, türkülerin usulüne uygun söylenmesi, ritmin kaçmaması için yol veriyordun masadakilere. Zamanla anladım ki, yayıncılığında yaptığın da buydu Turhan Abi. Ustasından çırağına, yaşlısından gencine, romancısından öykücüsüne, şairinden düşünürüne, edebiyat masasında şarkı söylemeye çalışan herkese, elindeki koca sininin sırtına vura vura ritim tuttun, yol gösterdin sen. Binlerce çocuğun, sana bakarak hayatın ritmini tutmayı, söylenecek sözleri usûlünce söylemeyi öğrendik. Merak etme, usûlümüz sağlam hâlâ.

Oradaki tüm dostlara selam söyle lütfen. Murat’a bir çay borcum vardı, unutmadım. Aman diyeyim koğuş arkadaşın Kadri Gürsel, türkülerinden bunalmasın. Bilsin ki, bizler o türküler sayesinde öğrendik zulme direnmeyi. Kitap fuarları sensiz geçiyor ama bil ki, o sini elden ele geziyor. Senden öğrendiğimiz kadarıyla hayatın ritmini kaçırmamaya çalışıyoruz.

Aramızda camlar olmadan sarılma günü yakındır.

Sevgilerimle...

21 Nisan 2017 Cuma

BLUE: Uzun bir yolculuğun en güzel durağı

BLUE bugün gösterime girdi.

Şu kısacık cümle hem sinemamız açısından hem de filmi oluşturan ekibin kişisel hikayeleri açısından çok şey barındırıyor.

Doksanlı yıllar, Blue Blues Band ve özellikle de Yavuz Çetin ile Kerim Çaplı'nın hikayelerine odaklanan film hakkında bu hafta yazılı ve görsel basında çokça haber yer aldı. Müzik eleştirmenlerinden film eleştirmenlerine uzanan yazarlar, sağ olsunlar, film hakkında yüreklendirici sözler söylediler. Merak edenin, küçük bir internet taraması yapması yeterli olacaktır.


Ucundan kıyısından da olsa içinde bulunduğum projeyle ilgili söz söylemem yakışık almaz. Sadece belgesel sinemayla, müzikle, yakın tarihle ve popüler kültürle ilgisi olan herkesin hemen gidip izlemesini tavsiye edebilirim. Gidin ve düşüncelerinizi filmin twitter hesabında paylaşın bence. @BlueFilmi

Filmi her izlediğimde ya da bir yazı okuduğumda 2010 yılına zıplıyor zihnim. Yönetmen Sertan Ünver'le tanıştığımız, birlikte CUMARTESİ programına imza attığımız yıla. O zamanlar çalıştığımız kanalın pek ilgilenmediği bir programı yaşatmaya çalışıyorduk birlikte. Cumartesi gecesi kültür-sanat ağırlıklı bir sohbet programına birilerinin ilgi göstermesini beklemiyorduk açıkçası. Kendi yağımızla kavrulabileceğimize inanıyorduk. Yıllarca kafamda olan bir düşünceydi böyle bir program yapılması. Cumartesi gecesi programı diyince, mutlaka "kahkahaya endeksli" ve "hafif" bir şey yapmak gerekmediğini düşünüyordum. Soran-sorgulayan bir sohbetle, yeni sedalara kapı açan bir müzik anlayışının da Cumartesi gecesi, prime-time'da izlenebileceğini düşünüyordum. Bu düşünceyi ilk omuzlayan Emrah Kolukısa oldu tabii ki. Kadim dost, omuzlamakla kalmadı, çokça fikir geliştirdi. Ve kısa süre içinde aramıza bir isim daha katıldı: Sertan Ünver.


Sertan Ünver'in fotoğrafını Artful Living'ten aldım. O yazıyı da mutlaka okuyun.

O sıralarda başını kaşıyacak durumda değildi Sertan'ın. Çok sayıda programın kurgusuyla sabahlıyordu. Ama Cumartesi programında neler yapmak istediğimizi duyunca bir an bile düşünmedi. "Bensiz olmaz," dedi. Doğru, onsuz olmazdı. Öyle güzel fotoğraf kolajları, şarkı kolajları, özel haberler, geçiş görüntüleri ve dosyalar hazırladı ki, programın ruhunu oluşturdu. Yalan söyleyemem, genelde gollerini doksanıncı dakikada attı ama her seferinde kazandırmayı başardı. Öyle bir forvet varken yenilmek mümkün değildi zaten. Emrah orta sahada oyun kurdu, Sertan golleri attı. Benim işim kalede durup, az sayıda gelen atakta gol yememeye çalışmaktı.

Burcu Doğan ve Handan Onuk başta olmak üzere çok isim var CUMARTESİ deyince anmam gereken. Benzersiz stajyerlerimiz Dilan, Doğukan, Ayşe, Türkan, Ekin ve diğerleri... Canlı yayın ekibinin her bir emekçisi. Gökhan Kalan. Jiyan Kızılboğa. Neyse... İsim saymaya başlayınca, birinin adını unuturum diye tedirgin oluyorum.

Anılarıyla yaşayan yaşlı amca tonundan çıkayım hemen. Bu yazının amacı Sertan'dan söz etmek. O yıllarda kahve molasına çıktığımızda hep müzik konuşurduk. Müzik ve sinema. Bir gün Rush konserine gitme hayalinden tutun da, Big Lebowski hırkasının modeline kadar pek çok konumuz vardı. İşte Kerim Çaplı hakkında bir film yapmak isteğini de ilk kez o günlerde duydum. Sonra Yavuz Çetin adı da dahil oldu bu hayale. Çok konuştuk. Önceden gelen hayallerini, bu sohbetlerle bir kararlılığa dönüştürdü Sertan. Bir gün bile geri adım atmadı. Ama yine de o hayallerin bir sinema filmine dönüşmesi kolay değildi.

Ta ki Suzan Güverte "Ben geldim, bu filmi yaparız," diyene kadar.

Zeynep Atakan sayesinde tanıdığım ve yıllara yayılan bir çalışma arkadaşlığı yaptığım Suzan'dan ayrıca söz etmeliyim. Ama, sırf bu filmi yapabilmek için gösterdiği azim bile onu anlatmaya yetiyor. Konuşması kadar hızlı, kahkahası kadar kararlı davrandı. En zor anlarda bile "Durun bakalım, hallederiz," dedi. Halletti de. Başardı. Böyle zorlu bir projenin yapımcısı olarak, filmini hem İstanbul Film Festivali gibi önemli bir festivalde yarıştırmayı, hem de vizyona sokmayı başardı. Üstelik festivalin Belgesel Yarışması'ndan Mansiyon ödülüyle ayrıldı Blue.

Suzan ve Sertan'la birlikte gala gecesinde. Birlikte tek fotoğrafımız.

Gala gecesinde ve ödül töreninde şöyle bir baktım Sertan'a. 2010 yılında başlayan ayaküstü sohbetlerimizi hatırladım. Türkiye sinema ve müzik tarihindeki en önemli saygı duruşlarından birini gerçekleştirmek konusundaki azmiyle gurur duydum. Suzan'a baktım sonra... Tanıdığım en obur kadının, iş konusunda da iştahlı olmasına şaşırmadım. Bu ödülü de, eleştirmenlerden gelen olumlu cümleleri de sonuna kadar hakkettiler.

Üstelik bence, henüz yolun başındalar.

BLUE bugün gösterime girdi.

Bu kısacık cümlenin arkasında daha pek çok hikaye var. Hepsini anlatamam açıkçası. Sadece neşe ve azimle örülmedi bu kazak. En dertli zamanlarımızda da giydik.

Bence bir an önce gidin Blue filmine. Sonra da düşüncelerinizi bizimle paylaşın.

Hikayeler, parçası olunca daha değerlidir.

Not: Yazının sonuna Cumartesi programından bir foto-kolaj bırakıyorum. Canlı yayın arabasına dayanmış kasketli arkadaş Sertan Ünver... Fotoğraf çektirmeyi pek sevmeyen yönetmenimizin bu karelerini yakalayan Jiyan Kızılboğa ve programımızın arşivine gözü gibi bakan Burcu Doğan'a teşekkürlerimle.



Geveze miyim?

Fil'm Hafızası kısa süre önce benimle bir söyleşi yaptı.

Daha doğrusu bu çok iyi bilinen sinema ve kültür portalında yayımlanmak üzere Atakan Özkan benimle bir söyleşi yaptı. Bu yıl içinde yaptığım en özel söyleşilerden biriydi açıkçası. Diğerlerinden de söz ederim sonra.

Önce Atakan Özkan'la yaptığımız söyleşinin tamamını merak edenler için şuraya bir link bırakayım: "Önce İyi Bir Okur Olmak"

Bu söyleşiden Atakan'ın bir sorusunu Fil Uçuşu'na almak istedim. 

Özellikle YouTube üzerinden yaptığım Noktalı Virgül programını izleyenlerin çoğu "geveze" olduğumu söyler. Türk Dil Kurumu, "sürü hayvanlarının boynuna takılan küçük çan"dan yani gevez'den geldiğini söylüyor bu kelimenin. Geveze demek, yeni bir şey söylemeyen, aynı tıngırtıyı tekrar eden, boş boğaz kişi demek yani. O küçük çanları sevdiğim için, bu gevezelik meselesini sahiplenmeyi de seviyorum. Hatta üstüne gidiyorum. Atakan, bu noktayı yakalamış belli ki. Ve usta bir gazeteci manevrasıyla bana "yorum-soru" yöneltti. Hem görsel yayıncılık alanındaki klişelere, hem de her röportajda klişe soru soranlara "başka bir yol da mümkün" demek için bu bölümü paylaşıyorum. Tabii ki Atakan Özkan ve Fil'm Hafızası'na teşekkürlerimle...

İşte söyleşimizin o bölümü:


(...) Şevval Sam ile yaptığınız söyleşiyi izlemiştim. Orada kendisine esprili bir şekilde “Müzik Oburu” demiştiniz. Bence bu noktada siz de bir “Sanat Oburu”sunuz. Birçok farklı konu ile ilgilisiniz ve neredeyse bu konuların hepsi ile ilgili bir şeyler yazıyorsunuz. Hemen hemen sanatın her alanından sayısız insanı da programlarınızda görüyoruz. Yalnızca soruları yönelten ve cevap bekleyen bir moderatör de değilsiniz, çoğu kez en az karşınızdaki kadar konuşuyor ve tartışıyorsunuz. Böylesine bir takip, başlı başına çok uzun ve meşakkatli bir iş. Her konuda söyleyeceğiniz içi dolu bir fikriniz, bir yorumunuz var. Her ne kadar Noktalı Virgül’de esprili bir şekilde bu özelliğinizin Youtube için iyi bir şey olmadığını söyleseniz de belki de asıl değerli olan ve diğer insanlara yön veren bir özelliğinizdir bu. Belki de “Noktalı Virgül” gibi programların başarısı da burada saklı. Bu konudaki düşünceleriniz neler? Başarıyı değer anlamında söylüyorum; fakat ekonomik kaygıları da göz önünde bulundurmamız gerekir. Sizin yaptığınız programlara benzer programlar nasıl artar?

Aslında burada birkaç soru iç içe. Bana çok benziyorsun. En az benim kadar gevezeymişsin sen de. (Gülüyor) Bu fena değil. Kazaklarımız da benziyor, aslında biz baya benziyormuşuz.

İlk olarak “en az konuğun kadar konuşuyorsun” meselesinden başlayalım. Bu her zaman çok iyi bir şey değil. Bazen gerçekten de geveze anıma denk geliyor ve beni bile rahatsız ediyor daha sonra izlerken. Bunu söylerken de hiç çekinmiyorum. Ama bir yandan da şu var, yayıncılık denilen şeyin, televizyon üstünde olsun, gazete yayıncılığı ya da internet mecrası yayıncılığı denilen şeyin, birtakım klişeler içinde hapsolmasından dolayı da rahatsızlık duyuyorum. Bu klişeler nelerdir, eski BBC-TRT usulü: Bir sunucu olur, bir konuk olur, sunucu kısa bir şey sorar, konuk da yanıtını verir. Çok güzel bir şey değil mi bu? Tamam. Peki, bu metodun dışında başka bir şey olamaz mı? Örneğin ikinci bir metot şu olamaz mı: İki insan sohbet eder. Soru sormak, cevap almak falan filan değil: İki insan sohbet eder. Ben de, arkadaşım olan insanları kamera önüne oturtuyorum ve onlarla sohbet ediyorum. Biz sohbet etmeyi seven bir toplumduk. O duygumuza dönmemiz lazım. İkinci soruna gelecek olursak, dilerim artar. Umudum bu yönde. Bu konuda özellikle akılcı işler yapan sermayaye büyük yükümlülükler düşüyor. Bu yükümlülük tek sesli ezberlerin, klişelerin içine sıkışmamış bir yayıncılığın müjdesini verecektir. Sadece sohbet örneğinden yola çıkarak söylemiyorum bunu. Televizyona sen şimdi gitsen ve bir ulusal kanala, “Biz iki arkadaş yan yana oturacağız ve 4 dakika boyunca o günün yorumunu yapacağız” desen bunu kabul ettirmen çok zor değil mi? Ama bu, bir işe yatırım yapacak bir sponsorun çok hoşuna gidebilir ve sen bu 4 dakikalık şeyle, belki de ulusal kanallarda 4 saatte yapılamayacak, tartışma programlarından daha kaliteli ve daha çok sevilen bir iş üreteceksin. Böyle bir şeyin ayakta durabilmesi için en azından üç bacağın zemine oturması gerekiyor: İşi veren, işi alan ve işi seyreden. Benim bir umudum var.

20 Nisan 2017 Perşembe

Bu kitabı okumamış biriyle yapacağım müzik sohbetinin bir bacağı kısa kalacaktır

Büyük sözleri sevmem.

Ama arada bir köşeye büyükçe bir söz koymak gerekiyor. Philip Glass biyografisi Müziksiz Sözler'i okurken öyle bir söz geçti aklımdan. Şöyle düşündüm: "Bu kitabı okumamış biriyle yapacağım müzik sohbetinin bir bacağı kısa kalacaktır."



Abartısını bir kenara koyacak olursak yerinde bir söz bence. Ama eksik.

Eksiklik nedeni kitabın katkısını müzikle sınırlı tutmam. Oysa kitap, özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki bütün sanat hareketlerine, siyasi gelişmelere ve edebiyata kapısını açıyor.

Bilenler bilir, Raymond Carver'ın bende özel bir yeri vardır. Çağdaş Amerikan Edebiyatı sınıfından kafamı içer uzattığımda ilk gördüğüm isimdir Carver. Sınıfta başka kimler var derseniz, kadro kalabalık. Cheever'dan Salinger'a, Updike'dan Below'a, Steinbeck'ten Hemingway'e, Dos Passos'tan Vonnegut'a uzanan bir liste. Gerisini siz sayın artık.


İşte Carver başta olmak üzere, bu listenin çeşitli yönleriyle ele aldığı Amerikan rüyası, yaşamı ve özeleştirisi, Glass biyografisinin merkezinde duruyor. Özellikle çocukluk ve gençlik yıllarını anlattığı ilk 150 sayfalık bölümde adını andığım yazarların kurmaca dünyasının izlerini bulmak mümkün. Müzikle hiç ilgisi olmayan bir edebiyat okurunun da, bitimsiz bir edebiyat zevki alacağı bölüm, bizi Glass gibi yaratıcı bir zihnin her köşesinde gezdirmeyi başarıyor.

Aman yanlış anlaşılması, kitabın kalan bölümünde (toplamda 500 sayfalık, oylumlu bir biyografi bu) sadece müzik yaşamının içinde sınırlı kalmıyor okur. Öyle anılar, sanatı ve kişiliği üzerine öyle içten cümleler (hatta itiraflar) var ki, "kahramanın yolculuğu"ndan bir an bile kopmadan okuyorsunuz. Glass, yazarken çok minimal değil. Müziğini kendi tanımlayış şekliyle "tekrara dayalı" da değil. Sahne kurmayı, diyalog kullanmayı, karakter çözümlemeyi, heyecan yaratmayı iyi biliyor. Biyografi türünün de edebi bir tür olduğunu hatırlatarak "sayfa çevirtiyor".

Kitabın orijinali 2015 yılında yayımlanmış. Alfa Yayınları, Türkçe baskısını yapmakta hiç gecikmemiş ve 2016 Mart'ında raflara çıkarmış. Yaklaşık bir yıl gecikmeyle okudum yani. Bu gecikme için hayıflanmadım dersem yalan olur. Ne diyeyim, zamanı şimdiymiş.

Müzik sohbetlerini severim. Hele bir de karşımdaki kişi, beni yeni yollara savuruyor, bilmediğim konularda hizaya çekiyorsa. Bu kitabı okuma sürecimi bir müzik sohbeti olarak düşünürsek, birçok konuda aydınlanma yaşadığımı söyleyebilirim.

Ben yine de iddialı cümleler kurmayayım. "Bu kitabı okumamış biriyle yapacağım müzik sohbetinin bir bacağı kısa kalacaktır," demem kimilerine abartılı gelebilir. Hatta ukalaca. O yüzden hemen yutuyorum bu sözümü.

Ama bilen bilsin, içinizden biriyle müzik sohbeti yapıyorsam, zihnimin bir kenarında bu kitabın anlattıkları olacak.

Not: Tanışma hikayemi okumak isteyenleri "Philip Glass ile bir öğleden sonra" başlıklı yazıma davet ediyorum..


15 Nisan 2017 Cumartesi

Hayır!


Yorulmuşum. Gerindim. Esnedim. Ağırlaştım. Daldım. Uyudum. Susadım. Kalktım. Üşendim. Yattım. Uyudum. Öptü. Uyandırdı. Güldüm. Öptüm. Sarıldık. Uzandık. Gecikiyorduk. Kalktık. Yıkandım. Kurulandım. Giyindim. Giyinmiş. Hazırlanmış. Çıktık. Kilitledik. Fırladık. Yürüdük. Bindik. Tutunduk. Baktık. Düşündüm. Düşündü. Düşündük. İndik. Üşüdük. Sokulduk. Sarıldık. Yürüdük. Konuştuk. Dertleştik. Hüzünlendik. Tartıştık. Aydınlandık. Geldik. Soyunduk. Oturduk. İçtik. Isındık. Okuduk. Yazdık. Okuduk. Yazdık. Yorulduk. Baktık. Konuştuk. Şaşırdık. Konuştuk. Baktık. Gördük. Tiksindik. Konuştuk. Kararlaştırdık. Kalktık. Giyindik. Çıktık. Yürüdük. Koştuk. Üşümüyorduk. Kararlıydık. Vardık. Toplandık. Kalabalıklaştık. Dinledik. Öfkelendik. Dinledik. Hırslandık. Dinledik. Büyüdük. Konuştum. Yutkunamadım. Konuştu. Kaldıramadı. Konuştular. Aşağıladılar. Tükürdüler. Lanetlediler. Küfrettiler. Durdular. Düşündüler. Güçlendiler. Güçlendik. Bağırdık. Bağırdık. Bağırdık. Seslendik. Sesleştik. Sertleştik. Dertleştik. Yürüdük. Bağırdık. Durdurdular. Vurdular. Acıtamadılar. Dağıtamadılar. Dağılmadık. Anlamadık. Anlatamadık. Döndük. Bindik. Nefeslendik. İndik. Yürüdük. Geldik. Açtık. Girdik. Soyunduk. Yedik. Yiyemedik. Tıkandık. Konuştuk. Konuşamadık. Sustuk. Düşündük. Çoğaldık. Taşıyamadık. Azaldık. Acıttılar. Acıdık. Bittik. Bitmedik. Bitmeyeceğiz. Bitireceğiz. İnanmıyoruz. İnanmayacağız. Lanetleyeceğiz. Lanetledik. Lanetliyorum. Delirdim. Sakinleştirdi. Sakinleşmeyeceğim. Yorulmuşum. Gerindim. Esnedim. Ağırlaştım. Ağırlaşmayacağım. Ağırlaştırmayacağım. Kalkacağım. Güçleneceğim. Göreceğim. Göstereceğim. Bağıracağım. Bağıracağım. Uyumayacağım. Uyutmayacağım. Uyutmayacağız. Başaramayacaklar. Öldüremeyecekler. Ölmeyeceğiz. Susmayacağız. Susmayacağız. Susmayacağız. Susmayacağız.

Hayır 2010 yılında yayımlanan Kediler Güzel Uyanır adlı kitabımda yer alan bir öyküdür.

Gri bölgede kaybolmamak

Bir dostla karşılaştık.

"Seven tam seviyor seni, nefret eden de tam nefret ediyor. Aralarda dolaşmıyorsun. Tam benim kafama göresin yani," dedi.

Gülüştük.

"Gri bölgede kaybolmamak iyidir," dedim.

Hayatta ne zaman "evet", ne zaman "hayır" diyeceğini bilmek iyidir.

Başka nasıl insan oluruz ki?

7 Nisan 2017 Cuma

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.12: Kaygı nedir?

a) Kaygı, çocukluktur.
b) Kaygı, büyümektir.
c) Kaygı, coğrafyadır.
d) Kaygı, anlamaktır.
e) Kaygı, anlatamamaktır.


Hermiyas: Ege'de Bir Karya Efsanesi

Hermiyas...

Tümüyle bu coğrafyanın ruhunu taşıyor. "Yerli" diyorsanız, tam da o işte.

Bu coğrafyanın ne kadar renkli bir "insan kumaşı" olduğunu anlatıyor. Renkli ve güçlü. Ege'nin dirençli zeytinleri kadar güçlü. Hani kökünü salınca, Ege'den girip Toroslar'ı delecek, oradan da Doğu'nun gizemine yol alacak kadar güçlü. "Milli" diyorsanız, tam da bu işte.

Çünkü o kavramların arkasında, süreklilik var. Kültürleri birbirleriyle yarıştırmadan, tanığı ve takipçisi olmamız gereken bir süreklilik. İşte Yalvaç Ural, Hermiyas'ta tam da bunu yapıyor.


Kanımca Yalvaç Ural son kitabı Hermiyas ile bunlardan çok daha fazlasını yapıyor. "Ege'de Bir Karya Efsanesi / Yunus Sırtında Bir Çocuk" üst başlığını taşıyan kitap, bu coğrafyanın efsanelerinden / masallarından / sözlü edebiyat bilgisinden beslenen bir çocuk edebiyatı veriminin değerini anımsatıyor bize.

"Hermiyas ile Yunus" söylencesinin tarihsel çizgisini ve kendisindeki karşılığını anlattığı bir sayfalık harika önsözde şöyle diyor Ural: "... istedim ki, bir yerlerde unutulup gitmesin Hermiyas ile Yunus, dünya döndükçe anımsansın bu öyküleriyle." Değerli bir istek bu.

Aile içi bilgi olacak ama Yalvaç Ural'ın bu kitap için yaptığı okumaların sadece Kaynakça'da belirttikleriyle sınırlı olmadığını söylemeliyim. Okumalarla da sınırlı kalmadı çalışması. Müzelere gitti, ören yerlerini gezdi, yazacağı coğrafyada olmaya özen gösterdi.

Kimilerince bilinen bir efsane bu. Kimileri de Fazıl Say'ın prömiyerini 2014 yılında gerçekleştirdiği eseri sayesinde öğrendi. Milas'ın Güllük (İasos) beldesinden ve günümüzden 3000 yıl öncesinden gelen bir efsane. İasos'un halkı Karyalı. Karyalılar balıkçı. Köyün en yaşlı balıkçısı Antaeus'un oğlu Hermiyas da bu yaşamın sevgiyle yoğrulmuş bir parçası. Günün birinde, annesi öldürülen bir yunusla tanışması Hermiyas'ın kaderini değiştirecektir. Efsane tam da burada başlar.

Doğanın bir parçası olmak, birlikte yaşamak, vicdanlı olmak, büyümek ve sevgiyle ayakta durmak üstüne bir efsane bu. Yalvaç Ural, bu çizginin dışına çıkmadan aktarıyor hikâyesini.

Erdoğan Oğultekin tarafından resimlenen kitap, Yapı Kredi Yayınları'nın özenli baskısı ile çıktı. Çok okunacağına inanıyorum. Kitabın ilk okurları çocuklar değil, bu coğrafyanın ve insan olmanın değerlerini öğrencileriyle-çocuklarıyla paylaşmak isteyen bütün yetişkinler olacak bence.


1 Nisan 2017 Cumartesi

TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası: Uzun isimli harika caz grubu

Caz uzmanı bir dostum, İstanbul Caz Festivali'ne gençleri ve özellikle de Kültür Sanat Kartı sahiplerini davet ettiğim yazımı okumuş. 

Kısa bir tebrikten sonra sıcak patatesi kucağıma koydu: "Christian McBride & Joshua Redman konserini önermişsin ama konserde sahnede olacak muhteşem adamların adını anmamışsın. O konserde TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası da sahnede olacak. Neden yazmadın onları?"

"Solistleri anmakla yetindim," dedim.

Daha da sinirlendi buna. "Sen de böyle yaparsan, ne olacak bu işin sonu?" dedi. Ben o sinir halinden korkmuş, kendi sonumu düşünüyordum o sırada. 

Eğer TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası, benzersiz müzisyenlerden kurulu, harika bir ekip olmasaydı, bu caz uzmanı dostumla tatlı bir tartışmaya girebilirdim. Ama haklıydı. Orkestra bu konserde, eşlikçi olmanın dışında bir vasıfla sahnede olacaktı. McBride ve Redman ile birlikte sahneyi bir solistler tablosuna dönüştüreceklerdi. Onların adını anmamakla hata etmiştim.

Yeri gelmişken kişisel bir not... Bu işin yolu yoramı nedir bilmiyorum ama bence orkestranın adı hem uzun, hem de biraz "resmiyet" kokuyor. Belki de TRT yetkilileri, dünya çapında yıldızları topladığı bu caz grubuna daha kısa-akılda kalıcı ve sivil bir isim vermeyi düşünür... Belki de...

Madem bu kadar övdük... Bir de bu harika müzisyenlerin adını analım.

İşte karşınızda TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası:

Şef: Kamil Özler
Müzisyenler: İmer Demirer, Utku Akyol, Halil Ibrahim Işık, Barış Doğukan Yazıcı, Sercan Kerpiçciler, Hüseyin Çakır, Hakan Çimenot, Emre Kayhan, Kürşat Sekban, Çağdaş Oruç, Serdar Barçın, Meriç Demirkol, Barış Özer, Engin Recepoğulları, Serkan Özyılmaz, Ozan Musluoğlu, Cem Tuncer, Ferit Odman, Ediz Hafızoğlu.