5 Kasım 2017 Pazar

Metis Yayınları ailesi ve mutluluk

Kitap Fuarı başladı.

TÜYAP tarafından düzenlenen fuardan söz ediyorum. Hani, Beylükdüzü'nde yapıldığı için bir türlü şakayla adı anılan fuar. Bu konuya girmeyeceğim.

Bu yıl fuara 5 kitaplık bir liste ile gitmeyi kafama koymuştum. İki kitap özellikle önemliydi benim için: Taksitle Ölüm (Lois-Ferdinand Celine) ve Dolambaç (Gerbrand Bakker).

Bu iki kitabı ve listenin diğer üç kitabını da aldıktan sonra, duracaktım. Başka kitap almayacaktım. Kısa süre önce yeniden okumaya başladığım üç yazara gerektiğince zaman ayırabilmek için başka kitaplarla aşk yaşamayacaktım. (Evet, bir süredir kimi bölümleri ezberimde olan bazı kitapları yeniden okuyorum. Son günlerde de, üç yazara odaklandım)

Sözü uzatmayayım...

Gerbrand Bakker kitabı için Metis Yayınları standına gittim. Dolambaç'la buluştuk. Sonra raflarda göz gezdirmeye başladım. Bir-iki kitabın arka kapak yazısını okudum, bazılarının basım tarihine baktım ve derken...

...derken kitapların arasında dolaştığımı gören Metis'ten Feryal Karakulak koşarak yanıma geldi ve "Bunu mutlaka okumalısınız," diyerek bir kitap tutuşturdu elime. Selamlaşmayla zaman kaybetmeden. Sohbetin merkezine kitabları alarak. Kitaplar aracılığıyla bir "ortak dil" kurarak.

"Nedir bu?" demeye kalmadan bütün çalışanlar birer kitap önermeye başladı. "Bunu okumamış olmazsınız, bunu benim için okuyun, ben kefil oluyorum"lar havada uçuştu.

Zihnimden fiyat toplamı yapa yapa kabul ettim bütün önerileri. (Birine itiraz ettim sadece)

Biraz daha kalsaydım ne var, ne yok alacaktım. Zorunlulukla değil, mutlulukla. Büyük bir mutlulukla.

Gece kitaplarımdan ikisini okumaya başladım. İkisinden de 50 sayfa okudum. Daha okuyacağım çok sayfa var anlayacağınız. (Bitirdiğimde bu kitaplarla ilgili bir-iki satır da yazarım dilerim)

Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: O ellişer sayfa Metis ailesinin benim kitap kuma zevkime nasıl da hakim olduğunu bir kez daha kanıtladı bana. Nefis kitaplar önermişler.

Sizi sizden iyi tanıyan kitap dostlarıyla hayat daha da güzel oluyor.

Teşekkür ederim Metis.


1 Kasım 2017 Çarşamba

Korkuyorum!


Kimi zaman yaşadığım dünyayla ilgili olabilir büyük korkum, kimi zaman kendimle ilgili. Tek bir meseleyi korkularımın merkezi haline getirmem. Yeri gelir iklim değişikliğine kaygılanırım, yeri gelir trafik sıkışıklığına. Kendimle ilgili kaygılarımı dinlerim zaman zaman. 

Benim için önemli olan, hangi korkuyla karşılaştıysam onun üstüne gidebilmek. Hesaplaşmaya çalışmak. 

Açıkçası benim de korkularımla hesaplaşırken ya da korku üstüne bir şeyler yazmaya çalışırken baktığım yer burasıdır. 

Bilinçli olmakla delilik arasındaki sınırda bir yerden konuşur Hamlet. Bu nokta önemli. Bunu bir de “Bilmek, delirmektir,” noktasından düşünelim. İki ruh halinin birbirine karıştığı, sınırların belirsizleştiği noktadan. O belirsizliğe bir de diğer cepheden bakalım. 

Bildikçe, başa çıkabiliyoruz korkularımızla. Ama bildikçe, yeni korkular da üretebiliyoruz. Kaygılarımız artıyor. Bu delirtici bir kısır döngü.

17 Eylül 2017 Pazar

Renkli

Fuat Benli, Karabulut mahallesine, Eylül ayında, yazdan kalma bir günde taşındı. Küçük bir kamyonete sığdırdığı eşyasını meraklı bakışlar altında apartmana taşırken çevreye gülücükler dağıtmayı ihmal etmedi. Birbirlerine sıkıntıdan başka duygu sunmayan mahalleli için gülen bir surat yeterince garipti. Adamda  daha büyük bir tuhaflık olduğunu fark eden, mübaşir Cevdet Bey’in oğlu Caner oldu. Burnunu karıştırırken “Oğlum, herifin gözüne bakın lan!” diye bağırdı.

Fuat Benli, soyadının hakkını veren bir adamdı. Dört kuşaktır Benli erkeklerinin sol gözünde, pirinç tanesi büyüklüğünde renkli bir ben vardı. Büyük büyükbaba Semavi Bey’in mor beninden bu yana doktorların nedenini bulamadıkları bu özellik, ailenin erkeklerine kimi zaman zorluklar çıkartmıştı. Eş bulmaktan iş bulmaya, türlü sıkıntı yaşasalar da, Tanrının bir lütfu olarak gördükleri bu özelliklerine her zaman sahip çıktılar. Fuat Benli de okulda, askerde, arkadaş ortamlarında adıyla değil soyadıyla çağrılmaya alışmıştı. Babası Mürsel Bey’in çağla yeşili beninden sonra, Fuat’ın fosforlu turuncu beni yeni bir çağın başlangıcı gibiydi.

Karabulut mahallesinin sakinleri, kısa sürede adamla ilgili bütün bilgilere ulaştılar. Otuzunda, bekar, kütüphaneci, hoşsohbet. Bir de memleketini öğrenselerdi daha iyi hissedeceklerdi ama yetinmeyi bildiler. Muhabbetine doyum olmuyordu bu renkli adamın. Akla gelebilecek her konuda ağzı laf yapıyordu. Bir ortamda Fuat Benli varsa, kahkahalar göğe yükseliyordu.

Büyükler ‘Benli’, çocuklar ‘Renkli’ diye çağırıyorlardı. Kendisine ‘Renkli’ denmesi hoşuna gidiyordu Fuat’ın. Yıllardır yeni bir yüz görmemiş, farklı bir sohbete oturmamış, üstüne sıkıntı tozu serpilmiş mahallenin rengi olmayı sevmişti. Kasım’ın ilk haftasında, havalar soğumaya başladığında bütün mahalleliyi sokakta toplayıp küçük bir şenlik düzenledi. Daha önce birbiriyle hiç tanışmamış olanlar kucaklaştı, sohbet etmemişler memleket meselelerini kurtarmaya oturdu, yemek tarifleri havada uçuştu, çocuk bağrışları sokağı sardı.

Renkli’nin Karabulut mahallesinde yarattığı değişim, yılbaşında doruğa ulaştı. Bütün sokak boydan boya süslendi. Elektrik direklerine kedi merdivenleri asıldı. Çöp tenekeleri çocukların yaptığı resimlerle kaplandı. Masalar, sandalyeler sokağa çıkarıldı. Bidonlarda ateşler yakıldı. Ertan Bey şiirler okudu, Vehbi Bey’in bağlamasına Sevda Hanım billur sesiyle eşlik etti. İsteyen rakısını içti, isteyen çayını. Halaya duruldu, eğlencenin dibine vuruldu. Yeni yıl, sabahın ilk ışıklarına kadar büyük bir coşkuyla kutlandı.

Artık herkes işini gücünü bitirip mahalleye koşmak için can atıyordu. Turuncu gözlü adam, sihirli bir değnek değdirmişti sanki. Onun yarattığı dostluk havasından güç alanlar, bilinmedik yönlerini göstermeye başladı. Emekli asker Durdu Bey bir satranç kulübü kurdu. Nükhet hanım haftada bir bakkalın önüne yöresel lezzetler tezgahı açmaya başladı. Bakkal Rüstem hafta sonlarında çocuklara ücretli çıraklık yaptırmaya başladı. Yıllardır birbirlerine bir selamı bile çok gören Karabulutlular, sarılmadan gün geçirmez oldu.

Yetmedi, mahalleye park yaptılar. Yetmedi, kahvehaneyi kadınlara açtılar. Yetmedi, çocuklar için el işleri atölyesi yaptılar. Yetmedi, yetmedi, yetmedi. Biraz güçten düşer gibi olduklarında, Fuat Benli turuncu benli gözüyle ortaya çıkıp herkesi harekete geçirdi. Sanki mahallenin üstündeki kara bulutlar, turuncu bir güneşle dağıtılmıştı.

Sonra o gün geldi...

Karabulut mahallesinin kaderini değiştiren o Mayıs gününde, her şey normal başlamıştı. Sokağın emekçileri omuz omuza parklarını süslemeye yürüyordu. Kadınlar en öndeydi. Çocuklar vardı kalabalığın içinde. Yıllardır evinden çıkmayan Demir Bey bile, tekerlekli sandalyesini ite ite ilerliyordu.

Derken siren sesleri duyulmaya başladı. Sokağın iki başından polis arabaları en tedirgin edici gürültüleriyle girdi mahalleye. Ellerinde silahlar, kafalarında kasklarla koşturmaya başladı polisler. Karabulut sakinleri ne olduğunu anlayamadılar önce. Huriye Teyze’nin iteklenmesiyle gördüler gerçeği. Polis, omuz omuza yürümelerini istemiyordu. ‘Yürüyüş izni’ diyorlardı, ‘yasak’ diyorlardı, bağırıyorlardı. Çocuklar ağlayarak çöp tenekelerinin arkasına saklandı. Kadınlar cesurca kalkanlara göğüs gerdiler. Adamlar dertlerini anlatmak için çabaladılar. Yürümeye devam etmekten başka dertleri yoktu. Aylardır mahallelerine sinmiş mutluluğu, dostluğu göstermek için yürümek.

Ama olmadı. Ne yaptılarsa olmadı. Karabulut sakinleri yerlerde sürüklendi, dövüldü, azarlandı. Dostlarının yaşadıklarını gören Fuat Benli daha fazla dayanamadı bu acımasızlığa. “Yeter ulan!” diye bağırdı. “Yeter ulan!”

Sol gözüne gaz kapsülü isabet etmeden önceki son sözleriydi bunlar. Menteşeleri sökülmüş ahşap bir kapı gibi düştü yere. Yüzünü kan kapladı. Öldü sanki herkes. Çığlıklar gözyaşlarına karıştı. ‘Renkli’nin yere düşüşü, mahalleliyi olduğu yere mıhladı. O Mayıs gününde, zaman durdu.

Aylar sonra döndü mahallesine Fuat Benli. Davası süren bir suçlu olarak. Sol gözünü kaybetmiş bir adam olarak. Çocuklar korktu gözündeki korsan bandından, büyükler utanç içinde yüz indirdi. Konuşmak istedi herkesle ama söyleyecek sözü kalmamıştı. Gözündeki benle birlikte sanki ruhunu da kaybetmişti. Turuncu güneş batmıştı.

Karabulut mahallesi, kısa sürede unuttu sarılmayı. Parklarını yabani otlar sardı. Yüzlerdeki gülüşler yok oldu. Kara bulutlar, sokaklara serilen ağır bir örtü oldu.

Ama Fuat Benli, soyadının hakkını veren bir adamdı. Dört kuşaktır Benli erkeklerinin sol gözünde, pirinç tanesi büyüklüğünde renkli bir ben vardı. O ben, bir korsan bandıyla yok edilemeyecek bir güce sahipti. Günün birinde Fuat Benli, bandı çöpe atıp yeniden sokağa çıktı.

Fuat’ın yürüyüşünü ilk gören mübaşir Cevdet Bey’in oğlu Caner oldu. Caner’in haykırışı Karabulut mahallesini kapladı: “Herkes toplansın, Renkli döndü!”


12 Eylül 2017 Salı

YKY yenilenen binasında, 20 Eylül'de siftah atacağız

20 Eylül Çarşamba günü saat 18.30'da Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın, Beyoğlu konusundaki umutlarımızı yeşerten yenilediği binasında özel bir buluşma var.

Özel derken bir klişeye yenik düşmüyorum. Fil Uçuşu'nu takip edenler Levent Gönenç ve Levent Cantek ile olan dostluğumu biliyorlar. Şimdi bu iki muhteşem adamla, bu yıl yayımlanan "Muhalefet Defteri" kitapları çerçevesinde bir sohbet gerçekleştireceğiz. O kitaptan gireceğiz, günümüzde mizah ne durumda diye soluklanıp, dergilerin batma-çıkma hikayelerine kadar uzanacağız. Daha doğrusu ben soracağım, onlar anlatacak.

Bildiğim kadarıyla "Loca" bölümünde yapılacak bu sohbet, binada gerçekleştirilecek ilk sohbet etkinliği. İlk'ler önemlidir, değerlidir. Gönenç, Cantek ve ben bir anlamda binaya "siftah atacağız". Anladınız mı şimdi neden özel bir buluşma dediğimi.

20 Eylül Çarşamba.
Herkesi bekliyoruz.
Kalabalık olalım.

Güzel bir başlangıç olsun.
Siftah atmak geleneğimizde var.



24 Temmuz 2017 Pazartesi

Emma Peel: "Şapka"


Karşıdaki Adam: Bayılıyorum bu şımarık gülümseyişine...
Emma Peel: Böyle deyince kadınların içindeki kız çocuğunun başını okşadığınızı mı düşünüyorsunuz? "Şımarıklığını takdir edilesi ve sevimli buluyorum" diyen tüm erkeklerin en hafif deyimle şaşkın olduğunu düşünüyorum ben. 
Karşıdaki Adam: Gereksiz bir öfke bu. İyi bir şey demek istemiştim.
Emma Peel: Deme. İyi şeyin buysa, deme. Bu rengârenk şemsiyelerin arasında gülüyorum, istediğim gibi giyiniyorum, dilediğim gibi yaşıyorum. Bu hâlime kendi sözlüğünden bir sıfat bulma.
Karşıdaki Adam: Aynı dili kullanıyoruz. Senin sözlüğünün benimkinden farkı yok. 
Emma Peel: Olabilir. Ama gel bu konuyu sen de benim şapkamı giyecek kadar cesur ve dürüst olduğun gün konuşalım. Şapkanı başından aldığım anda iktidarını kaybetmişçesine bana sıfatlar yapıştırdığın şu an değil...

"Muhalefet Defteri"ni okuyunuz!

Levent Cantek ile Levent Gönenç'in ortak imzasını taşıyan "Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatür" YKY etiketiyle raflara çıktı.


Her iki isim de eski arkadaşım. Gönenç için eski arkadaş demem hafif kaçabilir; 44 yıldır tanışıyoruz.

Bu çalışmanın öncüllerinden, makalelerden, ayrı ayrı yaptıkları yayınlardan haberim vardı. Hatta makalelerin kimini okumuştum. Ama ikilinin gözden geçirip genişlettiği, birbirlerine sağlam dikişlerle tutturduğu bölümleri bir bütün olarak okuyunca iş değişiyor.

Cantek ve Gönenç'in çalışması son zamanlarda okuduğum en iyi sivil tarih kaydı. Öznesi ile arasındaki mesafeyi korumayı iyi biliyor. Hatta kimi zaman biraz daha yaklaş, boz şu mesafeyi dediğim oldu. Ama unutmayalım ki, mizah ciddi bir iştir.


Genelde yazarlarla yapılan söyleşileri kitabı bitirdikten sonra okumak daha iyidir. Ama bu sefer tersten gidelim. K24'ten Aybars Yanık, iki yazarla harika bir söyleşi yapmış. Hemen "Ne olacak bu mizah dergilerinini hâli?" başlıklı söyleşiyi okuyun bence. (Yukarıdaki fotoğrafı de bu söyleşiden aldım)

Kitabın başlığı içeriği konusunda net bilgi veriyor. Ama elinize aldığınızda daha geniş bir çerçeve göreceksiniz. Daha kapsayıcı. Örneğin "İthal Simge ve Metaforlar: Benzerlikler-Tekrarlar" başlıklı ikinci bölüm, sadece mizah alanında değil, genel olarak her alandaki intihal konusunu düşünmenize neden olacak. Hemen arkasından gelen "Karikatür Sanatında Stereotipler" ise imgenin sokağa etkisini tartışacağınız bir bölüm olacak.

Kitapla ilgili ciddi bir şeyler yazayım dedim ama olmadı. Kitabın gücü, heyecanımı aştı. Çünkü arkadaşlarım mizaha dair her sokağa sapmışlar, mizah şehrinin kusursuz bir haritasını çıkartmışlar. Duygusal bir şeyler yazayım desem, daha da zor. Levent Gönenç'le yaşadıklarımı anlatmaya kalkacağım ve şu kısa kitap önerisi yazısı, anı defterinden bir sayfaya dönüşecek. İyisi mi zorlamayayım...

Bu bir kitap önerisidir: Muhalefet Defteri'ni okuyunuz.



“Yazar, kendini paralar”

Italo Calvino’nun Seçme Mektuplar’ı, aydın olmanın netlik ayarını yapıyor.

“Yazmak her zaman faydalı bir şeydir. Yanlış şeyler yazarsan (ve tabii bunu fark edersen) o hatalardan sakınmayı öğrenirsin. Güzel şeyler yazarsan, bunlar daima güzel kalır ve onları bugün ya da beş yıl sonra yayımlaman fark etmez.”

Bu satırlar Italo Calvino’nun, 19 Ocak 1947’de Marcello Venturi’ye yazdığı mektuptan. O gün için, 24 yaşındaki genç bir yazarın romantik cümleleri olarak okunabilir. Ama bugünden bakınca, 62 yıllık yaşamının tümünü inandığı değerlere adayan bir büyük edebiyatçının, daha yolun başında ne kadar kararlı-bilinçli olduğunu görmemizi sağlıyor.

Italo Calvino, hiç kuşkusuz 20.yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biri. Sadece kurmaca kitaplarıyla değil; gazeteciliği, yayıncılığı, editörlüğü, yayınladıkları, aktivist kimliği, aydın duruşu ve düşünceleriyle de. İkinci Dünya savaşı sonrası şekillenen edebiyatın, sol hareketin, yayıncılık anlayışının, aydın hesaplaşmasının merkezinde yer almış bir isim. Savaş sırasında askere alınan ancak hemen kaçarak partizanlara katılan Calvino, iki yıl boyunca İtalya-Fransa sınırında, işgalci Almanlara ve faşist Mussolini güçlerine karşı savaşmış. SSCB’nin Macaristan’ı işgaline kadar İtalyan Komünist Partisi’nde aktif görevde bulunan yazar, 1 Ağustos 1957’de yazdığı mektupla Parti’den istifa etmiş. Sadece bu mektup bile, ilk öyküsünün yayınlandığı 1945 yılından başlayarak edebiyatın farklı alanlarında verimli olan Calvino’nun 40 yıllık bir süre içinde yazdığı mektupların nerelere uzandığını, düşünce dünyamızın hangi duvarlarını aştığını, 20.yüzyıl entelektüelini anlamak için nasıl bir rehber olduğunu anlatmaya yetiyor. Luca Baranelli tarafından yayına hazırlanan ve Meryem Mine Çilingiroğlu’nun çevirisiyle YKY tarafından yayımlanan Seçme Mektuplar (1945 – 1985) sadece zamanını anlatmıyor, bugünün edebiyat ve düşünce dünyasının temelini anlamamızı da sağlıyor.


Öykülerin edebiyat içindeki öneminin hep göz ardı edildiğine inanan biri olarak 8 Kasım 1946’da Silvio Micheli’ye yazdığı mektuptaki şu satırlar özellikle ilgimi çekti: “Güzel, tertemiz, kısa ve özlü bir öykü kitabı ortaya koymayı umuyordum ama Pavese hayır dedi, öyküler satılmıyormuş, roman yazmak lazımmış. Bana kalsa hayatım boyunca öykü yazarım. Başladığın gibi bitirdiğin, bir çırpıda yazıp okuduğun, sepet dolusu yumurta gibi dolu dolu ve mükemmel olan, bir sözcük çıkarıp ya da ekleyecek olsan her şeyin darmadağın olacağı kısa ve güzel öyküler yazmak istiyorum. Romanda ise her zaman ölü noktalar, bir başka parçaya iliştirilmek için yazılmış noktalar, yazarın kendisini içinde hissetmediği karakterler var.”

1950’de Mario Motta’ya yazdığı bir mektup ise “okur” Calvino’nun, okuma süreci kaygılarını ve nesnel yaklaşıma özenini anlatır nitelikte: “... öncelikle ‘kendimi gazetecileşmekten arındırma’ya ihtiyacım var; son yıllarıma hükmetmiş olan şu sıkıntıdan, üzerine hemen eleştiri yazmak için kitap okuma telaşından ve kitabı daha değerlendirmeye fırsat bulamadan yorumlamak durumunda kalmaktan kurtulmam lazım.”

Calvino mektuplarında asla orta yoldan konuşmuyor, konunun arkasından dolaşmıyor. En yakın dostunun bir metnini değerlendirirken bile net, kararlı ve hatta sert cümleler kurabiliyor. Cesare Pavese’nin Yalnız Kadınlar Arasında romanını beğenmediğini mektubun ilk satırında söyleyip kalan satırlarda kıran kırana bir eleştiriye girişebiliyor. Pavese’nin yüzüne karşı bu kadar sert bir mektup yazan Calvino’nun dostunun intiharını öğrendikten sonra Isa Bezzera’ya yazdıkları daha da can acıtıcı oluyor bu yüzden: “(Pavese) ...hayatımdaki en önemli insanlardandı, şu anki halimi büyük ölçüde ona borçluyum, yolumu belirlemiş, bana yön vermiş, cesaretlendirmiş ve yaptığım her işi izlemiş, düşünme şeklimi, zevklerimi, hayatta edindiğim alışkanlıkları ve tutumları etkilemiş kişiydi.”



Bir editör olarak yazdığı mektuplarda asla yazarını oyalamıyor Calvino. Bir arkadaş olarak yazdığı mektuplarda da bildiğini saklamıyor, paylaşmaktan zevk alıyor, öğrenmeye açık olduğunu çok net hissettiriyor. Aydın olmanın netlik ayarını yapıyor adeta. Mektup yazılan isimler arasında kimler yok ki: Natalia Ginzburg, Elio Vittorini, Elsa Morante, Pier Paolo Pasolini, Giulio Einaudi, Michelangelo Antonioni, Leonardo Sciasica, Michele Rago, Alberto Moravia, Primo Levi, Gore Vidal... Her bir mektup yeni bir düşünce kapısı açıyor. Umberto Eco’nun dev eseri Gülün Adı’nı dokuz maddede çözümlediği mektubundan, daha sonra Görünmez Kentler’e dönüşecek eserine başladığını yazdığı mektubuna kadar: “Tamamı hayalî olan şehirlerin kısa kısa betimlemeleri üzerinden Marco Polo’nun Geziler Kitabı’nın bir uyarlamasını yazmaya koyuldum. Şimdiye dek yaptığım bir şeye benziyor mu bilmiyorum.” (12 Eylül 1970)

“...zira yazar, insan kardeşlerini kurtarmak için kendini paralayan kimsedir” diyen Italo Calvino’nun 550 sayfalık dev rehberi var elimizde. Okur olmanın, yazar olmanın, aydın olmanın rehberi. Yazarın bütün kitaplarında olduğu gibi, yıllar boyunca dönüp dönüp okunacak bir kitap.


Bir okur olarak not: Kitabın orijinali Lettere, 1940-1985 arası mektupları içeriyor. Elimizdeki kitap ise mektupları 1945’ten başlatmayı tercih etmiş ve Mondadori baskısından “seçme” yapıldığını belirtmiş. Bu tercihin nedenini -hiç değilse küçük bir yayıncı notu ile- öğrenmek isterdim.