24 Temmuz 2017 Pazartesi

Emma Peel: "Şapka"


Karşıdaki Adam: Bayılıyorum bu şımarık gülümseyişine...
Emma Peel: Böyle deyince kadınların içindeki kız çocuğunun başını okşadığınızı mı düşünüyorsunuz? "Şımarıklığını takdir edilesi ve sevimli buluyorum" diyen tüm erkeklerin en hafif deyimle şaşkın olduğunu düşünüyorum ben. 
Karşıdaki Adam: Gereksiz bir öfke bu. İyi bir şey demek istemiştim.
Emma Peel: Deme. İyi şeyin buysa, deme. Bu rengârenk şemsiyelerin arasında gülüyorum, istediğim gibi giyiniyorum, dilediğim gibi yaşıyorum. Bu hâlime kendi sözlüğünden bir sıfat bulma.
Karşıdaki Adam: Aynı dili kullanıyoruz. Senin sözlüğünün benimkinden farkı yok. 
Emma Peel: Olabilir. Ama gel bu konuyu sen de benim şapkamı giyecek kadar cesur ve dürüst olduğun gün konuşalım. Şapkanı başından aldığım anda iktidarını kaybetmişçesine bana sıfatlar yapıştırdığın şu an değil...

"Muhalefet Defteri"ni okuyunuz!

Levent Cantek ile Levent Gönenç'in ortak imzasını taşıyan "Muhalefet Defteri: Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatür" YKY etiketiyle raflara çıktı.


Her iki isim de eski arkadaşım. Gönenç için eski arkadaş demem hafif kaçabilir; 44 yıldır tanışıyoruz.

Bu çalışmanın öncüllerinden, makalelerden, ayrı ayrı yaptıkları yayınlardan haberim vardı. Hatta makalelerin kimini okumuştum. Ama ikilinin gözden geçirip genişlettiği, birbirlerine sağlam dikişlerle tutturduğu bölümleri bir bütün olarak okuyunca iş değişiyor.

Cantek ve Gönenç'in çalışması son zamanlarda okuduğum en iyi sivil tarih kaydı. Öznesi ile arasındaki mesafeyi korumayı iyi biliyor. Hatta kimi zaman biraz daha yaklaş, boz şu mesafeyi dediğim oldu. Ama unutmayalım ki, mizah ciddi bir iştir.


Genelde yazarlarla yapılan söyleşileri kitabı bitirdikten sonra okumak daha iyidir. Ama bu sefer tersten gidelim. K24'ten Aybars Yanık, iki yazarla harika bir söyleşi yapmış. Hemen "Ne olacak bu mizah dergilerinini hâli?" başlıklı söyleşiyi okuyun bence. (Yukarıdaki fotoğrafı de bu söyleşiden aldım)

Kitabın başlığı içeriği konusunda net bilgi veriyor. Ama elinize aldığınızda daha geniş bir çerçeve göreceksiniz. Daha kapsayıcı. Örneğin "İthal Simge ve Metaforlar: Benzerlikler-Tekrarlar" başlıklı ikinci bölüm, sadece mizah alanında değil, genel olarak her alandaki intihal konusunu düşünmenize neden olacak. Hemen arkasından gelen "Karikatür Sanatında Stereotipler" ise imgenin sokağa etkisini tartışacağınız bir bölüm olacak.

Kitapla ilgili ciddi bir şeyler yazayım dedim ama olmadı. Kitabın gücü, heyecanımı aştı. Çünkü arkadaşlarım mizaha dair her sokağa sapmışlar, mizah şehrinin kusursuz bir haritasını çıkartmışlar. Duygusal bir şeyler yazayım desem, daha da zor. Levent Gönenç'le yaşadıklarımı anlatmaya kalkacağım ve şu kısa kitap önerisi yazısı, anı defterinden bir sayfaya dönüşecek. İyisi mi zorlamayayım...

Bu bir kitap önerisidir: Muhalefet Defteri'ni okuyunuz.



“Yazar, kendini paralar”

Italo Calvino’nun Seçme Mektuplar’ı, aydın olmanın netlik ayarını yapıyor.

“Yazmak her zaman faydalı bir şeydir. Yanlış şeyler yazarsan (ve tabii bunu fark edersen) o hatalardan sakınmayı öğrenirsin. Güzel şeyler yazarsan, bunlar daima güzel kalır ve onları bugün ya da beş yıl sonra yayımlaman fark etmez.”

Bu satırlar Italo Calvino’nun, 19 Ocak 1947’de Marcello Venturi’ye yazdığı mektuptan. O gün için, 24 yaşındaki genç bir yazarın romantik cümleleri olarak okunabilir. Ama bugünden bakınca, 62 yıllık yaşamının tümünü inandığı değerlere adayan bir büyük edebiyatçının, daha yolun başında ne kadar kararlı-bilinçli olduğunu görmemizi sağlıyor.

Italo Calvino, hiç kuşkusuz 20.yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biri. Sadece kurmaca kitaplarıyla değil; gazeteciliği, yayıncılığı, editörlüğü, yayınladıkları, aktivist kimliği, aydın duruşu ve düşünceleriyle de. İkinci Dünya savaşı sonrası şekillenen edebiyatın, sol hareketin, yayıncılık anlayışının, aydın hesaplaşmasının merkezinde yer almış bir isim. Savaş sırasında askere alınan ancak hemen kaçarak partizanlara katılan Calvino, iki yıl boyunca İtalya-Fransa sınırında, işgalci Almanlara ve faşist Mussolini güçlerine karşı savaşmış. SSCB’nin Macaristan’ı işgaline kadar İtalyan Komünist Partisi’nde aktif görevde bulunan yazar, 1 Ağustos 1957’de yazdığı mektupla Parti’den istifa etmiş. Sadece bu mektup bile, ilk öyküsünün yayınlandığı 1945 yılından başlayarak edebiyatın farklı alanlarında verimli olan Calvino’nun 40 yıllık bir süre içinde yazdığı mektupların nerelere uzandığını, düşünce dünyamızın hangi duvarlarını aştığını, 20.yüzyıl entelektüelini anlamak için nasıl bir rehber olduğunu anlatmaya yetiyor. Luca Baranelli tarafından yayına hazırlanan ve Meryem Mine Çilingiroğlu’nun çevirisiyle YKY tarafından yayımlanan Seçme Mektuplar (1945 – 1985) sadece zamanını anlatmıyor, bugünün edebiyat ve düşünce dünyasının temelini anlamamızı da sağlıyor.


Öykülerin edebiyat içindeki öneminin hep göz ardı edildiğine inanan biri olarak 8 Kasım 1946’da Silvio Micheli’ye yazdığı mektuptaki şu satırlar özellikle ilgimi çekti: “Güzel, tertemiz, kısa ve özlü bir öykü kitabı ortaya koymayı umuyordum ama Pavese hayır dedi, öyküler satılmıyormuş, roman yazmak lazımmış. Bana kalsa hayatım boyunca öykü yazarım. Başladığın gibi bitirdiğin, bir çırpıda yazıp okuduğun, sepet dolusu yumurta gibi dolu dolu ve mükemmel olan, bir sözcük çıkarıp ya da ekleyecek olsan her şeyin darmadağın olacağı kısa ve güzel öyküler yazmak istiyorum. Romanda ise her zaman ölü noktalar, bir başka parçaya iliştirilmek için yazılmış noktalar, yazarın kendisini içinde hissetmediği karakterler var.”

1950’de Mario Motta’ya yazdığı bir mektup ise “okur” Calvino’nun, okuma süreci kaygılarını ve nesnel yaklaşıma özenini anlatır nitelikte: “... öncelikle ‘kendimi gazetecileşmekten arındırma’ya ihtiyacım var; son yıllarıma hükmetmiş olan şu sıkıntıdan, üzerine hemen eleştiri yazmak için kitap okuma telaşından ve kitabı daha değerlendirmeye fırsat bulamadan yorumlamak durumunda kalmaktan kurtulmam lazım.”

Calvino mektuplarında asla orta yoldan konuşmuyor, konunun arkasından dolaşmıyor. En yakın dostunun bir metnini değerlendirirken bile net, kararlı ve hatta sert cümleler kurabiliyor. Cesare Pavese’nin Yalnız Kadınlar Arasında romanını beğenmediğini mektubun ilk satırında söyleyip kalan satırlarda kıran kırana bir eleştiriye girişebiliyor. Pavese’nin yüzüne karşı bu kadar sert bir mektup yazan Calvino’nun dostunun intiharını öğrendikten sonra Isa Bezzera’ya yazdıkları daha da can acıtıcı oluyor bu yüzden: “(Pavese) ...hayatımdaki en önemli insanlardandı, şu anki halimi büyük ölçüde ona borçluyum, yolumu belirlemiş, bana yön vermiş, cesaretlendirmiş ve yaptığım her işi izlemiş, düşünme şeklimi, zevklerimi, hayatta edindiğim alışkanlıkları ve tutumları etkilemiş kişiydi.”



Bir editör olarak yazdığı mektuplarda asla yazarını oyalamıyor Calvino. Bir arkadaş olarak yazdığı mektuplarda da bildiğini saklamıyor, paylaşmaktan zevk alıyor, öğrenmeye açık olduğunu çok net hissettiriyor. Aydın olmanın netlik ayarını yapıyor adeta. Mektup yazılan isimler arasında kimler yok ki: Natalia Ginzburg, Elio Vittorini, Elsa Morante, Pier Paolo Pasolini, Giulio Einaudi, Michelangelo Antonioni, Leonardo Sciasica, Michele Rago, Alberto Moravia, Primo Levi, Gore Vidal... Her bir mektup yeni bir düşünce kapısı açıyor. Umberto Eco’nun dev eseri Gülün Adı’nı dokuz maddede çözümlediği mektubundan, daha sonra Görünmez Kentler’e dönüşecek eserine başladığını yazdığı mektubuna kadar: “Tamamı hayalî olan şehirlerin kısa kısa betimlemeleri üzerinden Marco Polo’nun Geziler Kitabı’nın bir uyarlamasını yazmaya koyuldum. Şimdiye dek yaptığım bir şeye benziyor mu bilmiyorum.” (12 Eylül 1970)

“...zira yazar, insan kardeşlerini kurtarmak için kendini paralayan kimsedir” diyen Italo Calvino’nun 550 sayfalık dev rehberi var elimizde. Okur olmanın, yazar olmanın, aydın olmanın rehberi. Yazarın bütün kitaplarında olduğu gibi, yıllar boyunca dönüp dönüp okunacak bir kitap.


Bir okur olarak not: Kitabın orijinali Lettere, 1940-1985 arası mektupları içeriyor. Elimizdeki kitap ise mektupları 1945’ten başlatmayı tercih etmiş ve Mondadori baskısından “seçme” yapıldığını belirtmiş. Bu tercihin nedenini -hiç değilse küçük bir yayıncı notu ile- öğrenmek isterdim.


10 Temmuz 2017 Pazartesi

Adnan Kurt: Bir Laboratuvar Romansı

Az önce bir arama süreci karşıma harika bir kitap çıkardı. Adnan Kurt'un 2000 yılında altKitap tarafından yayımlanan kitabı Bir Laboratuvar Romansı.

altKitap, o yıl Adnan Kurt ve Murat Gülsoy ile hayata geçirdiğimiz bir projeydi. Bir "internet üstü kitap yayıncılığı" projesi. Adnan'ın kitabı da, yayınevimizin ilk kitaplarındandı. Türkiye'de e-Kitap yayıncılığı konusunda öncü olduğunu söyleyebileceğimiz bu işte, her kitabın bir editör tarafından yayına hazırlanması ilkelerimizden sadece biriydi. Adnan'ın kitabını yayına hazırlamak da benim işim olmuştu. Aslında Murat'ın tümüyle hakim olduğu konularda metinler vardı kitapta ama içeriğe tümüyle "dışarıdan" bakan bir göz olması için, dosya benim masama gelmişti.

O ilk günleri çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra uzun bir yazı yazmalı bu konuda. En azından kişisel tarihe kayıt düşebilmek için. Faruk Ulay'dan gelen tasarıma sevinmemiz, çoğunluğunu Murat'ın yaptığı "tasarım uygulama" işinin getirdiği uykusuz geceler, elden ele dolaşan o küçük bilgisayarımız, Adnan'ın "Ben kitabın kokusunu severim, e-Kitap da neymiş?" diyenler için geliştirdiği (ve hala uygulanamamış olan) proje, yeni kitap arayışlarımız...

Bir yandan Hayalet Gemi'nin, bir yandan altZine'in yayında olduğu günlerdi. Çok çalışıyorduk ve mutluyduk. Hayalet Gemi yayın hayatına son verdi (ama internet sütünden bütün sayılarına ulaşmak mümkün). altKitap ve altZine, maharetli bir ekip tarafından hayatını sürdürüyor. Her ikisinin de takipçisi olmakta fayda var. Harika bir yayıncılık yapıyorlar.

Biz yine dönelim Bir Laboratuvar Romansı'na...

Kitap için yazdığım önsözü buldum ve Fil Uçuşu'na koymak istedim. (Kitabın tümüne altKitap'tan ulaşabilirsiniz)


İnsanı sersemletecek kadar sıcak bir havada sıkıntıdan patlayan Alice, bir ara yanında oturmakta olan ablasının okuduğu kitaba bakar. Ama bu, içinde resimlerin ve konuşmaların olmadığı bir kitaptır. “İçinde resim ve konuşmaların olmadığı bir kitap ne işe yarar ki?” diye düşünür. Tam o sırada yanlarından geçen kırmızı gözlü, beyaz tavşanın “Eyvah! Eyvah! Çok geç kalacağım!” diye söylenmesi hiç şaşırtmaz Alice’i. Ama bir şeye öylesine şaşacaktır ki, bu onun Harikalar Diyarına açılan tavşan deliğinden geçmesine neden olacaktır: Beyaz tavşanın bir cep saatine sahip olması.

Adnan Kurt’un, bilim üzerine denemeler olarak tanımlanabilecek metinlerinden oluşan kitabıyla ilgili bir yazıya, Lewis Carrol’un inanılmaz güzellikteki kitabı “Alice Harikalar Diyarında” ile başlamak bir çok açıdan doğru kanımca. Öncelikle asıl adı Charles Lutwidge Dodgson olan Carrol’un Oxford Üniversitesi matematik profesörlerinden biri olduğunu hatırlamakta fayda var. Ama bu başlangıcın asıl nedeni, okurun “Bir Laboratuvar Romansı”nı okurken, kendini bilmediği (ya da farklı bir bakış açısıyla karşılaştığı), büyülü ve her adımında, açılan her kapısında şaşırtan bir dünyanın içinde hissedecek olması. Bu kitabın, okuru çıkaracağı yolculuğun, Alice’in Harikalar Diyarındaki yolculuğundan farklı olmayacağını söylemek çok da abartılı olmayacaktır.

Yolculuk kavramı, çağrıştırdığı sürekli devinim ve sürekli değişimle bilimsel söylemin gereksindiği heyecanı oldukça güzel yansıtıyor. Adnan Kurt’un denemelerinde de farklı mekanlar, farklı kişiler ve farklı konular, kimi zaman uzun ve dinlendirici bir mola tadında, kimi zaman da gece geçilen şehirler hızında satırlarda (hatta satır aralarında) yerlerini alıyor. Tel Aviv’deki bir gün batımından, Erice’de bilim adamlarıyla birlikte yenilen rakılı bir akşam yemeğine, zamanın nesnel yadsınmasından, görsel dinamiğe ve Oppenheimer’dan Kâtip Çelebi’ye, Escher’den İsmet Özel’e uzanan ve okuru açılan her kapının ardında gördüklerinin heyecanıyla bir sonraki kapıyı açmaya yönlendiren bir yolculuk.

Kitabı okuduğum süre içinde aklıma sık sık “Charlie’nin ölümü” bilmecesi geldi: Bill bir gün eve gelir ve oturma odasına girince Charlie’nin yerde ölü yattığını görür. Tom da odadadır, yerde su ve cam parçaları vardır. Charlie nasıl ölmüştür?

Bilmeceyi sorduğunuz kişi bir edebiyatçıysa hemen bu verilerden yola çıkan kurgusal bir metin oluşturacaktır. Büyük bir olasılıkla şüphelerin yoğun olarak üstünde toplandığı Tom’u aklamaya çalışan, ortamı kusursuz bir şekilde betimleyen, Bill’in anlatıcı rolüne büründürüleceği polisiye bir metin çıkacaktır ortaya. Bilimsel nesnellikten uzak, giderek romantik bir gözlüğe sahip bir yaklaşım… Oysa bilmecenin bütün unsurlarını nesnel bir çatı altında toplamayı başaran bilim insanı için oluşturulacak metinden çok, bulunması istenen yanıt önemlidir. Öncelikle yanıtı düşünecek ve bulduğu yanıtın anlatımı sürecinde istediği metodu seçme özgürlüğünü kullanacaktır. Adnan Kurt’un metinleri de yanıtı ararken nesnel olmayı ve okuru bildiği / bilmediği dünyalara davet ederken bu süreci öznel bir şekilde kullanmayı başaran eşine az rastlanır güzellikte metinler. Belki de bu yüzden açılan her kapıda aydınlanan / aydınlatmaktan korkmayan Alice gibi hissediyoruz kendimizi. Tam anlamıyla harikalar diyarında bir gezinti.

Charlie’nin nasıl öldüğüne gelince; aslında “Bir Laboratuvar Romansı”nı okuduktan sonra bu sorunun yanıtını daha kolay vereceğinize eminim. Çünkü bu denemeler eldeki verileri farklı değerlendirmeyi öğrenemememiz konusunda bizlere çok şey kazandıracak değerdeler. Ama yine de sizleri merakta bırakmamak için bilmecenin yanıtını vereyim: Evet, yerde su ve cam parçaları vardır ve Tom hâlâ odadadır. Çünkü Kedi Tom, balık Charlie’nin akvaryumunu devirmiştir.



29 Haziran 2017 Perşembe

HBS/Hayat Bilgisi Sınavı.14: Uzak nedir?

a) Uzak, orasıdır
b) Uzak, burasıdır.
c) Uzak, sevmektir.
d) Uzak, üzmektir.
e) Uzak değildir.


Fotoğraf: Nilgün Kara
www.nilgunkara.com

27 Haziran 2017 Salı

Emma Peel: "İktidar"


Karşıdaki Adam: Neden güldüğünü öğrenebilir miyim?
Emma Peel: Haline gülüyorum...
Karşıdaki Adam: Ne varmış halimde? Hem artık verir misin şunları lütfen.
Emma Peel: Hayır. 
Karşıdaki Adam: Uzatıyorsun ama... Lütfen. Önce şapkam, sonra şemsiyem.
Emma Peel: Tam da buna gülüyordum işte. Öfkeli misin, yalvarıyor musun? İçinden saldırmak mı geliyor, alttan almak mı? Karmakarışık bir haldesin.
Karşıdaki Adam: Bak... Ama...
Emma Peel: İktidarının simgelerini kaybetmek korkunç bir şey değil mi? Bir iktidar tacı gibi taşıdığın şapkan ve yanından ayırmadığın, erkekliğini sana hatırlatan silahın, yani şemsiyen.
Karşıdaki Adam: Abartıyorsun.
Emma Peel: Elinden iktidarı alınan bütün erkekler kadar zavallısın şu anda. İzin ver de şu halini seyredeyim biraz. 
Karşıdaki Adam: Yeter!
Emma Peel: Yetmez. Yeni başlıyoruz... 

"Mecburiyet" ve "neyse ki Mehmet Öğretmen var"

Dün sosyal medyada bir kitap önerdim.

Stefan Zweig'dan Mecburiyet.


Ressam Ferdinand ve karısı Paula'nın yaklaşık iki güne sığan hikayesi, güçlü bir sivil itaatsizlik metni. Kendi hikayesine benzer bir noktadan yola çıkan Zweig, zihnindeki gel-git'i bu iki karaktere bölmüş. Böylece devlet makinesinin amaçladığı savaş ile insan olmanın arzuladığı barış arasındaki tartışmayı da aktarabilmiş. "İnsanlığın ötesinde bir vatanım, insanları öldürmek gibi bir hırsım yok ama beni ele geçirdiler, askere gitmek zorundayım" diyen ressam Ferdinand ile "İnsanın tek bilmesi gereken, insan olduğu ve öyle kalmak istediğidir, o zaman çevresindeki laflar, bugünlerde insanları uyuşturmak için söylenen o laflar, vatan, görev, kahramanlık, bütün bunlar yalnızca iğrenç kan kokan, insan kanı kokan kelimelerdir" diyen karısı Paula.

Bir tarafta vatanseverliğin ölçüsünü "o emri" yerine getirmekte arayan bir adam. Öte yanda vatanseverliğin, insan olmakla başladığını, bu yüzden de "o emri" reddetmek gerektiğini söyleyen bir kadın.

Mecburiyet, 60 sayfalık bir uzun öykü. Okuyacak olanların heyecanını kaçırmamak için daha fazla detay vermeyeceğim. Zaten söylemek istediğim de başka... Dünkü sosyal medya önerisi dakikalarına dönelim.

Stefan Zweig'dan etkileyici bir "sivil itaatsizlik" hikayesi, diyerek paylaştım kitabı.

Elbette ilk ilgilenen ve birkaç saat geçmeden aşağıdaki fotoğrafı yollayan Antakya'nın "ince, uzun öğretmeni" Mehmet Tutar oldu. "Okumamız önerildi... Mecburiyet" yazmış fotoğrafın altına. Öneriyi okur okumaz heyecanlanmış belli ki. Sabredememiş. Yazın sıcak günü olmasına aldırmadan bir kitapçıya gitmiş. Almış kitabı. İyi okur olmanın heyecanı yüzünden okunuyor.


Mehmet Tutar'ın nasıl bir öğretmen, nasıl bir okur olduğunu beni tanıyan herkes biliyor artık. Bilmeyenler de İpekli Mendil Kütüphanesi'nin hikayesini okuyarak öğrenebilir.

Mehmet Öğretmen, heyecanla kitabı satın almaya gittiği dakikalarda, bir twitter kullanıcısı da benim önerimin altına düşüncelerini yazmakla meşgulmüş.

Düşünce dediğime bakmayın. Başkasının zihninden, başkasının ağzından öfkelenen bir kişiden söz ediyorum.

Zweig'in kitabını önerirken "sivil itaatsizlik" dememe bozulmuş besbelli. "Sivil itaatsizlik diyerek subliminal mesaj verdiğinize göre siz de yerli ve milli değilsiniz" diyerek başladığı mesaj, hakaretler ve parmak sallamalarla bitiyor. Siyasetin şekillendirdiği, muktedirin yön verdiği dilin yansıması bu. Okumadığı bir kitap, tanımadığı bir kişi, bilmediği bir konu... Üstelik önerilen kitap, bu ismini bilmediğim kullanıcının, "güya" vatanseverlikle saydırdığı hakaretlerin kaynağında ne yattığını anlamasını sağlayacak bir kitap. Yazık. Çok yazık.

Sıradan faşizm, son yılların sıkça kullanılan kavramlarından. Gündelik hayatın içinden bu kadar çok örnek verebilmemiz üzücü.

Dileyen okuyabilir Zweig'ı. Dileyen okumaz. Dileyen okur ama eleştirir. Ama sonuçta, kuracağı cümleyi kitapla ilişki kurmadan sarf etmez.

Yarınlara dair bir umudumuz varsa, Mehmet Öğretmen'lere olan inançtır bunun nedeni.

23 Haziran 2017 Cuma

Telef: Bir Cumartesi Anneleri ağıdı

Attilâ Şenkon ile Ocak ayının sonunda Ankara'da sohbet ettik. CerModern'in o harika kafesinde. Bir etkinlik için oradaydım. Attilâ erkenden gelmiş, sohbet süresinden çalmak istememiş.

Hayattan, işlerden, okuduklarımızdan, yaşadıklarımızdan konuştuk. Güzel haberi de o sohbet sırasında verdi. "Yeni kitap geliyor," dedi, "İletişim'den..."

"Adı ne?" dedim.

"Telef" dedi.

Telef, sonunda raflarda.


O gün, her daim yanında ve her daim dolu olan çantasından çıkarmıştı dosyayı Attilâ. O da, benim gibi, dosyayı yayınevine mail ile göndermeyi başaramıyormuş hâlâ. "Mutlaka çıktısını alıyorum, ciltletiyorum, öbür türlüsü içime sinmiyor," dedi. Hızlıca bakmıştım dosyaya. Sanki herkesin içinde okursam büyüsü bozulur gibi. Sanki, o sıkışık zaman diliminde okursam, kelimelere ihanet edermişim gibi.

İyi ki de öyle yapmışım.

Telef, yoğunlaşılmış bir okumaya davet ediyor okurunu. Kısa ama yoğun bir okuma süreci gerektiriyor. Çünkü Attilâ Şenkon, bu kitapta hem bireylerin hem toplumun hem de dünya denen ikiyüzlünün en derindeki yaralarına sokmuş kalemini. Kanatmaktan korkmadan.

Bir Cumartesi Anneleri ağıdı bu kitap. Kalanların, gidenelere yaktığı ağıtlar. Gidenler mi? Giden yok ki. Geçmiş zaman kipiyle konuşmak yok. Umudun diliyle anlatmalı hikayeyi.

Şenkon, kitabında iki zorluğun üstesinden kolaylıkla geliyor. Anlatısını romantikleştirmiyor ve öfkesine yenik düşmüyor. Bu iki uçtan uzak dururken, "ortadan" bir anlatıcı olmayı da seçmiyor ama. Tarafı belli. Meselesi belli.

Nâzım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'nı düşündüm Telef'i okurken. Bir karşılaştırma yapmak ya da ilişki kurmak amacıyla değil. Sadece bu memleketin insanına yazdırdığı ağıtları, zamana yayarak düşünmek için.

Göz göre göre yaşananların ağıdı Telef.

Kalemine sağlık Attilâ.



21 Haziran 2017 Çarşamba

Engin Türkgeldi: Orada Bir Yerde

Belirsiz coğrafyalarda dolaşmayı, bu coğrafyaları "şimdiki zaman" dilinden aktarmayı çok iyi biliyor Engin Türkgeldi. Zamanı öyle ustaca kullanıyor ki, yavaşlatıp-hızlandırdığı anlar arasında okurunda geniş düşünce alanları bırakıyor. Mükemmel Bir Gülüş öyküsünde şöyle diyor: "Düşüşüm öyle yavaştı ki, bedenim hiç toprağa kavuşmayacak sandım." Bu "uzayan zaman", düşmekte olan bütün karakterlerinin-anlatıcılarının ortak yazgısı sanki. Biz okurları da, o yazgıya mecbur bırakıyor. Dünyanın hangi zamanında yaşarsak yaşayalım, bitmeyen bir düşüşün ortağıyız belki de.


Kitapların arka kapak yazıları, kimi zaman abartılı kimi zaman da klişedir. Ancak bu kez öyle değil. Faruk Duman'ın kaleminden çıktığını düşündüğüm arka kapak yazısı, kitabı abartılı bir süslemeyle değil, olduğu gibi getiriyor bize: "Engin Türkgeldi'nin Orada Bir Yerde'si, benzerine pek az rastladığımız bir öykü dünyası çıkarıyor karşımıza. Alabildiğine görsel, dünya edebiyatının tanıdık öykülerine ve atmosferine göndermelerle ilerleyen, fantastiğin kıyısında bir öykü dünyası bu."

Fantastiğin kıyısında...

Bu kitap için yerinde ve önemli bir tanımlama bu. Türkgeldi, gerçek ile hayal arasında gezinmiyor. Düşlenen ile gerçekleşen de değil meselesi. Şimdiki zamanın bütün yüzleşmelerini, zamana ve bilinen coğrafyaların ötesine yayıyor. Evet, fantastik ögelerle dirsek temasını kesmiyor ama kurduğu gerçekliğin  de farkında.

Engin Türkgeldi'yi çok uzun yıllardır tanıyorum. Kimi metinlerinin ilk okuru-ilk yayıncısı oldum. Sonrasında da temasımız kesilmedi. Bir süredir yazdıklarının düzenli okuru değilim. Ama Engin'in metinlerinin demlenmesine özen gösteren bir yazar olduğunu biliyorum. Bir ilk kitap olan Orada Bir Yerde, bu özenin getirdiği olgunlukla çıkıyor okurun karşısına.


Engin Türkgeldi'nin durmayacağına, yeni öyküler yazacağına eminim. Bu yüzden rahatlıkla edebiyatımıza güçlü bir öykücünün geldiğini söyleyebilirim.

Hoş geldi, sefa geldi...

18 Haziran 2017 Pazar

Bir kitapçı buluşması



Piccadilly caddesindeki Hatchards Londra’nın en eski kitapçılarından. “Since 1797” yazıyor kapısında. Her katı başka güzellikte. Bulamayacağınız kitap yok hissi veriyor. Belki de yoktur. Örneğin dördüncü katının arka bölümü dört duvar dolusu “Bahçecilik” kitaplarıyla dolu. Varın gerisini siz düşünün. Sabah saat dokuzda açılıyor. Açılış saatinden biraz önce gidiyorum. Ama yeterince erkenci değilim, benden önce gelen biri var. 70 yaşının üstünde bir kadın. Belki de 80 vardır. Bastonuna yaslanmış bekliyor. Mesafeli bir tebessümle selamlıyoruz birbirimizi. Kısa bekleme süresince vitrindeki yeni çıkmış kitaplara bakıyoruz. Kapının açılmasıyla önce o, sonra ben giriyoruz içeri. Elimde alacaklarımın listesi var ama İngiliz kadının hangi kitabı alacağını daha çok merak ediyorum o anda. Rahatsız etmemeye özen göstererek takip ediyorum. Giriş katının arka bölümüne gidiyor. Orta tezgâhtan Hanif Kureishi’nin “The Nothing” kitabını alıyor eline. Kenardaki tahta sıralardan birine oturuyor. Cildin kırılmamasına, sayfaların kırışmamasına özen göstererek okumaya başlıyor. Her iyi kitap okuru gibi, bir başkasının okuma ritüelini izlemekten kendimi alamıyorum. Ama kitapçıda sadece ikimiz varız o anda, çevresinde dolanırsam rahatsız olacağını biliyorum. Uzaklaşıyorum. Listelediğim kitapları alıyorum, katlar arasında dolaşıyorum, yeni keşifler yapıyorum. Ama kadının zarif imgesi gitmiyor gözümün önünden. Yaklaşık bir saat sonra giriş katına indiğimde, kadını bıraktığım yerde buluyorum. Başka bir kitap var elinde, adını göremiyorum. Belli ki her kitabı almadan önce, karar verecek kadar okumak istiyor. Oturduğu sıraya yasladığı bastonunun yıpranmış sapına bakıyorum. Ödememi yapıp sokağa çıktığımda, dünyanın neresinde olursa olsun okurların birbirini anladığı düşüncesi var zihnimde. Belki biraz romantik, ama olsun. Kapısı sokağa açılan bir kitapçıdan, okurluk yolculuğu yıllara yayılmış bir kadının görüntüsünden sonra olur o kadar romantizm.